Evlilik kalma

Gelenekler hiçe sayıldı

2020.07.02 20:41 fark420 Gelenekler hiçe sayıldı

İçerisinde bulunduğumuz yüzyılda insanlık o kadar hızlı ilerledi ki kendinden önceki nesillere kibirle bakmaya, onları küçük ve geri kafalı görmeye başladı. Bundan dolayı da insanlar atalarından kalma geleneklerini reddetmeye başladı.
Evet, insanlık binlerce yıl metali eritip şekillendirmenin ötesine geçemedi ama bu onların zeka seviyesi ile değil bilgi birikimiyle alakalıydı. Bizden öncekilerin de yaşanmışlıkları vardı ve gelenekler, törelerde yapılan yanlışlardan ders çıkarılarak oluşturuldu.
Görücü usulü evlenmek veya ailenin kız bakması çağ dışı olarak nitelendirildi. Görücü usulü evlilik körlemesine düşünülmeden yapılan bir şey değildir. Aileler çocuklarının eksiğini, kusurunu, sakatlığını tartar; ona uygun aynı ligde bir eş adayı bulurlar. Davul dengi dengine hesabı.
Peki şuan ne oluyor. Çirkin sayılabilecek bir arkadaşımız çirkin bir kız tarafından beğenilmiyor. Erkek birey eline bakıp incelliğe yönelirken, kızımız ise chad'in sikilecekler listesine bir gayret son sıradan ismini yazdırmaya çalışıyor.
Kadın hipergamisi çok güçlüdür, en iyisini hedeflediği için mantıktan çoğunlukla -5 yaşındaki bir çocuğun ısrarcılığıyla-uzaklaşır. Hipergami kontrol edilmediği zaman erkeklerin huzuru kaçar bu da cinnet, shootings gibi vakaları arttırır.
Geçmişten kendisine kalan öğütleri dinlemeyen toplum dinlememenin cezasını çekti, çekiyor çekecek.
submitted by fark420 to turkincel [link] [comments]


2020.05.15 08:36 GreatJudge0 ORTADOĞU’DA APARTHEID VE DİNCİ BİR DEVLET YÜKSELİŞTE

ORTADOĞU’DA APARTHEID VE DİNCİ BİR DEVLET YÜKSELİŞTE
https://preview.redd.it/i4hv0rwwivy41.jpg?width=1086&format=pjpg&auto=webp&s=53f3f3db9c7dd00bf752724896822fa22bf6c666
21.ci yüzyıldayız ve ırk ayrımcılığı (apartheid), aynen Nazilerin Nürnberg Yasaları gibi, İsrail Meclisinde kabul edilerek yasalaştı.
19 Temmuz 2018’de ülkeyi sadece "Yahudilere ait özel bir yurt” olarak tanımlayan yeni bir yasa İsrail meclisinde onaylanarak kabul edildi. İsrail’in Anayasası olarak tanımlanan bu 11 maddelik yasa “Temel Yasa - Yahudi Halkının Milli-Devleti İsrail” adıyla yürürlüğe girdi.
Yasanın ilk maddesi İsrail'i "Yahudilerin tarihsel anayurdu" olarak tanımlıyor ve "Yahudilerin ülkenin kaderini tayin etmede özel ayrıcalığa sahip olduğunu" belirtiyor. Yasa kapsamında Arapça ülkenin iki resmi dilinden biri olmaktan çıkarıldı; Birleşmiş Milletler kararlarına aykırı olarak Filistinlilerden ele geçirilen işgal altındaki topraklarda Yahudi yerleşimleri ya da kolonilerin yapımına devam edilmesi “milli çıkar" olarak tanımlandı; "birleşik ve bütün" bir Kudüs'ün başkent olduğu belirtildi.
NÜRNBERG YASALARI GİBİ
Yasanın 10.cu maddesinde “Yahudiler” ve “Yahudi olmayanlar” (Jews and Non-Jews) ayrımı net ve açık bir biçimde belirlendi. Böylece İsrail’de yaşayan azınlıklar, Müslüman ve Hristiyan Filistinliler, Ortodokslar, Katolikler, Süryaniler, Dürziler, Çerkesler, Bahailer görmezden gelindi. Yani artık İsrail vatandaşı olmak yeterli değil: Önemli olan Yahudi ırkından gelmek! [1]
Bu ayrımının yapılması, bir zamanların Güney Afrika Cumhuriyeti’nde geçerli olan“Avrupalılar” ve “Avrupalı olmayanlar” (Europeans and Non-Europeans) ayrımını anımsatıyor. Azınlıkların dışlanması bir yana, daha da beteri, bir zamanlar Nazilerin Yahudilere yaptığı gibi, bu kez sadece Filistinlileri kapsayan ırkçı bir yaklaşımın yasada yer aldığı görülüyor: Filistinliler ulusal kimlik ve tarihsel köklerini inkar etmeleri koşuluyla İsrail vatandaşı olabiliyorlar. Ancak, Yahudilere özgü topluluklara katılmalarına, onlarla aynı yasal ve eşit haklara sahip olmalarına, toprak edinmelerine, seyahat etme ve örgütlenme özgürlüğüne izin verilmiyor. Böylece azınlıklardan da beter ikinci sınıf vatandaşlar olarak tescilleniyorlar. İlhak edilmesi planlanan bölgelerdeki Filistinlileri de kapsayan bu uygulama iktidar olan tüm hükümetleri şimdiden bağlayıcı oluyor. Yani hiçbir hükümet bu Anayasa maddelerine itiraz edemeyecektir. [2]
İSRAİL’DE SADECE DİNİ NİKAH GEÇERLİDİR
Zaten İsrail’de resmi nikah diye bir şey yoktur, geçerli olan salt dinsel nikahtır. Yahudiler arasındaki evliliklerde tek yetkili kurum İsrail Baş Hahamlığı ve Hahamlık Şeriat Mahkemeleridir. Yahudi’nin Yahudi olmayan goyim (kafir) biriyle evlenmesi Musa Şeriatı (Mosaic Law) çerçevesinde kesinlikle mümkün değildir ve gerçekleşemez. [3]
Ancak, goyim kişi Yahudi dinine geçerse o zaman dinsel törenle evlilik mümkün olabilir. Diğer etnik ve dinsel topluluklar [4] da kendi dinsel gelenekleri ve kendi din adamlarının aracılığı ile evlilik işlemlerini yapmak zorundadır. Osmanlı yönetiminden kalma ve İngiliz mandası altında bile sürdürülen bu çağdışı sistem İsrail’de halen yürürlüktedir.
TÜM BU GELİŞMELER NEYİN HAZIRLIĞI?
İsrail’in Haaretz gazetesi yazarlarından Gideon Levi bu konuda şöyle yazıyor:
“Böylesine bir çoğunlukla İsrail’i resmen bir Apartheid devleti ilan etmek mümkün olacak. Ayrımcılığa verilen bu destek ve işgalin sürdürülmesi göz önüne alındığında hiçbir şey şu yalın gerçeği çürütemez: Neredeyse tüm İsrailliler Apartheid’ın sürmesini istiyor. (…) Aşırı sağ, Batı Şeria'nın ilhak edilmesini istiyor. Böyle bir adım oy toplamada avantaj sağlayacak, ancak, sonunda İsrail’in demokrasi maskesini parçalayacak, hem yurtiçi hem de yurtdışında tepkiler yaratacaktır.
Ancak, Filistinlilerin kovulmasını veya yok edilmesini veya Tapınak Dağı’na (Haremi Şerif) Üçüncü Tapınağın inşasını, oradaki camilerin (Mescidi Aksa, Kubbetüs Sahra) yıkılmasını savunan veya hayal eden faşist sağ kanat için hiçbir vicdan sahibi oy kullanamaz. Netanyahu’nun ılımlı olduğu iddia edilen Likud partisi, yalnızca mevcut durumu, yani ilan edilmemiş Apartheid’ı sürdürmek istiyor.” [5]
AVRUPA BİRLİĞİ VE EMPERYALİSTLER APARTHEID’I GÖRMEZDEN GELİYOR.
Tüm bu olan bitenlere karşın Avrupa Birliğinden ve dünya kamuoyundan çok cılız tepkiler geldi. Zaten konu hemen gündemden düşürüldü. Türkiye’de mangalda kül bırakmayan anlı şanlı aydınlar, akademisyenler, köşe yazarları bu gelişmeleri görmezden, bilmezden geldiler, ya da ruhları bile duymadı.
İsrail’in Anayasasını “kurumsallaşmış ırkçılık” olarak tanımlayan İsrailli tarihçi İlan Pappe “bu tür ırkçılığa karşı son savaşın Güney Afrika'da zaferle sonuçlandığını” belirtiyor ve Ortadoğu’da, özellikle Batı’nın dokunulmazlık kalkanı altında olan yeni bir apartheid devletin hoş görülmemesi gerektiğini vurguluyor:
“Tarihsel Filistin'de ırkçılığa böylesine uluslararası bir destek verilmesi, hepimizin söndürmeye çalıştığı ateşi daha da körükleyecektir. Bu tür ırkçılığın özünü geçmişte tanımlamak zor olabilirdi, ancak günümüzde tüm insanlık dışı yapısı ve çirkinliğiyle ortaya çıkmış olup biraz onur ve utanması olan herkesin buna karşı çıkması gerekir. Dünya daha önce apartheid’ı yok etmeyi başarmıştı ve bunu tekrar başarabilir.” [6]
Ne dersiniz, başarabilir mi?
DİPNOTLAR
[1] Yasanın ilk maddesi özetle şu şekilde: A- İsrail devletinin üzerinde kurulduğu İsrail toprağı, Yahudilerin tarihsel yurdudur. B- İsrail Yahudilerin milli yurdudur; bu yurtta Yahudiler kendi doğal, kültürel, dinsel ve tarihsel kaderini belirleme hakkını yerine getirir. C- İsrail’in kendi milli kaderini belirleme hakkı sadece Yahudilere aittir.

[2] 15 Eylül 1935'te Nürnberg'de toplanan Naziler de dünyayı korkunç bir sona sürükleyecek etnik-ırkçı ve şoven yasaların yürürlüğe konmasına karar veriyorlardı. Naziler “Tevrat’ın Tanrı tarafından seçilmiş üstün ve kutsal millet” inancını ters yüz eden Ari ırk kuramını Alman Meclisinde onaylayarak resmi yasa haline getirdiler. Nürnberg Yasaları Almanların, alt ırklar, Yahudiler ve Siyahlar ile evlenmesini yasaklıyordu. Etiyopyalı Yahudiler (Falaşalar) sırf derilerinin rengi siyah olduğu için toplumdan dışlanıyor, hatta kısırlaştırılıyor, ülke demokrasi maskesiyle gizlenmeye çalışılan fanatik bir din devletine dönüşmüş durumda.

[3] Zira Tevrat’a göre İbranilerin gelecekteki kurtarıcısı Maşiyah (Mesih) İbrahim’in soyundan gelecektir ve Filistin toprakları “Tanrı tarafından vaat edilen kutsal toprak olarak bu soya verilmiştir. İşte o nedenle İbrahim’den gelen döl, soy ve ırkın korunması, yabancılarla kesinlikle karışmaması, goyim uluslarla evlilik yapılmaması gerekmektedir. Musa’ya verilen buyruklar budur:
“Senin İsrail oğullarına söyleyeceğin sözler bunlardır. Siz bana kahinlerin krallığı ve kutsal millet olacaksınız. (…) Atalarınızın soyunu seçtiği için Rab sizi Mısır’dan çıkardı. Amacı sizden daha güçlü ulusları önünüzden kovmak, onların ülkelerine girmenizi sağlamak, mülk edinmeniz için onların topraklarını miras olarak size vermektir. (…) RAB’bin sonsuza dek size vereceği bu topraklarda yaşamak için RAB’bin buyruklarına uyun. (…) RAB sizi övgüde, ünde, onurda yarattığı tüm uluslardan üstün kılacağını, kutsal bir millet olacağınızı açıkladı. (…) RAB sizi yeryüzündeki tüm uluslardan üstün kılacaktır.” (Tevrat, Çıkış 19:6; Tesniye 4: 37, 38, 40; 26: 18-19; 28: 1) (…) O ulusları tamamen yok edeceksin; onlarla anlaşmayacaksın, ve onlara acımayacaksın; onlarla akraba olmayacaksın; kızını onun oğluna vermeyeceksin, onun kızını oğluna almayacaksın.” (Tesniye 7: 1-24)

[4] (Müslüman veya Hristiyan Filistinliler, Ortodokslar, Katolikler, Süryaniler, Dürziler, Çerkesler, Bahailer)

[5] Parantez içindeki açıklamalar tarafımdan eklenmiştir.

[6] The Hindu, Israel’s new law is a form of apartheid, Ilan Pappe, 26.7.2018, İngilizceden çeviri ED. Prof. Pappe şu an İngiltere Exeter Üniversitesinde Sosyal Bilimler ve Uluslararası İlişkiler Bölümde görev yapıyor. Üniversitenin Filistin Etno-Siyasal Araştırmalar Merkezi’nin direktörü. Sol görüşleri ve anti-siyonist eleştirileri nedeniyle İlan Pappe İsrail Meclisince suçlu bulundu. Eğitim Bakanlığı ülkeden atılması için çağrı yaptı, fotoğrafı gazetelerde yayınladı, hedef gösterildi, ölüm tehditleri aldı. Hayfa Üniversitesi Tarih Profesörlüğünden kovuldu, 2008’de İsrail’den kaçmak zorunda kaldı. Pappe’nin ailesi de 1930 da Nazilerden kaçmıştı ! Yazıları ve görüşleri Avrupa medyasınca görmezden geliniyor.
submitted by GreatJudge0 to u/GreatJudge0 [link] [comments]


2020.05.11 09:12 fosyoloji İnsanlar Neden Tik Tok Videosu Çekiyorlar?

İnsanlar Neden Tik Tok Videosu Çekiyorlar?
https://preview.redd.it/r6csio0x53y41.png?width=630&format=png&auto=webp&s=74ed4a8cbfd234184c229c5c7b5553aabd99a54f
Teyze yemenisini düşmesin diye başına sıkı sıkı bağlamış, şalvarını sallaya sallaya 50 Cent’in “Candy Shop” şarkısı eşliğinde dans ediyor Tik Tok videosunda. Bir başkası her gün donattığı sofrasını köftelerine sardığı kurdelalar ile gözümüze sokuyor. Adamın biri saçlarını ineğe yalattıktan sonra almış muhtemelen telefonu eline, aleme racon kesiyor “akıllı olun bak” diyor…
İnsanların nasıl yaşamayı tercih ettikleri hiçbir zaman umurumda olmadı. Muhtemelen sizin de olmamıştır. Adam isterse tayttan bozma pantolonu ile instagram hikayesinden İtalyan Mafyasına kafa tutsun bana ne bize ne!
Benim genelde ilgimi çeken bu tip davranışların arka planında ne olduğu. Teyzeler, amcalar, kadınlar neden böyle şeyler yapma ihtiyacı hissediyor, böyle davranıyorlar, İpin koptuğu amaaan bana ne ya” dendiği yer neresi acaba?
Son 3-4 yılda her gün yenisi icat edilen, “evlilik ve çocuk bahanesiyle paraları saçıyoruz” partilerinin asıl amacı, “gelinliği teslim alıyorum”, “bebeğim kayın valideme çekmemiş oley”, “Mirasu’nun cinsiyeti partisi”, “yaşasın hiç görümcem yok partisi”, “bebeğim gaz çıkardı partisi”, “çocuğum telefon şifresini girip youtube açabiliyor partilerinin çıkış noktası neresi olabilir?
“Ben önemliyim” hissi yaratılış kodlarımıza yerleştirilmiş çok önemli bir parçacık. Bu kod sayesinde kimse “ben değersiz ve salağın tekiyim” diye düşünemiyor ve hayatta kalma savaşı için mücadele edebiliyor. Biricik olma, önemsenme, fark edilme güdümüz tarihte ilk kez pratik ve ulaşılabilir bir tatmin alanına sahip oldu.
Zurnanın Vivaldi çaldığı yer de tam burası işte…
Tarihte insanoğlu bu yaratılış fıtratını tatmin etmek için bugünkü kadar fazla enstrümana sahip olamadı. Atıyorum 1000 yıl önce “ben çok önemliyim” diye hissedebilmek için köle olmadan doğmak yetiyorken, bugün daha çok enstrümana ihtiyaç duyuyoruz.
Bu enstrümanlardan ilki ve bence en önemlisi de İnternete ulaşıyor olmak ya da olmamak.
Herkes egosunu milyonların önüne çıkarabilecek ortamı bulunca herkes birdenbire “biricik” olmaya başladı. İşte o andan sonra kitlesel olarak kullanılabilinecek ilk yasal uyuşturucu da kanımıza karıştı.
Buradan bakıldığında İnternet için, ilaç olarak geliştirilip sonradan uyuşturucu olduğunun farkına varılan kimyasallarla benzer bir süreç işlediğini söyleyebiliriz.
İnsanın kendini önemli hissetmesi için sebeplere sarılması ve her sarıldığı sebep ile yeniden başa dönmesi çağın laneti gibi. Vasat olmamayı istemek herkesin hakkı; ancak bunun için düştüğü kuyunun bile pırlanta ile döşenmiş olmasını dilemek de çağın vasatı artık.
Ahırının kapısı açılınca nereye koşacağını, hangi yemden yiyeceğini bilemeyen hayvanlara benziyoruz…
Ezgi Akgül / Fosyoloji FaceBook
submitted by fosyoloji to u/fosyoloji [link] [comments]


2019.06.22 18:26 31_kebab_31 Japonlar Hakkında Bilmedikleriniz!

Japonları hep çalışkan ve ahlaklı gösterenler olayın iç yüzünden haberdar değildir. Japonya’da bir şirkette çalışmak köleliktir. Kölelik yüzünden günde 70-80 civarı insan intihar eder. Onların teknolojik olarak ileri olması işçilerin köle gibi durmadan çalışmasından kaynaklıdır. Bu şekilde Devlet zenginleşir, söz sahibi olur, lakin halkı perişan durumdadır. Japon Şirketlerinin bu kadar hırslı olması dünya savaşından kalma algıdır. Paranoyak şekilde yaşarlar, kafalarına tekraratom bombası yememek için, herkesten daha iyi olmak için bu kadar hırslı şekilde çalışırlar. Aynı durum Çin’de de vardır. İşçiler köledir, bu vesile ile Şirketler zenginleşir, zenginleştikçe vergileri artar ve sonunda Devlet zenginleşir. Japon halkı psikolojik sorunları olan halkların en başında gelir. Penise tapma ayinler düzenlemek, sevgili kiralamak, aile kiralamak, ensest erotik filmler gibi bir sürü sapkınlıkları vardır. Bukkake bile bunlardan çıkmıştır. Ne olduğunu burada açıklamayacağız bilen bilir. Neyse, sokaklarda kullanılmış kadın kilotu satan otomatlar bile var. Bu kilotları satın alıp dışarda koklayanlar var. Bizdeki bali bağımlıları gibi düşünün. Ayrıca kadınları ve erkekleri cinsi olarak birbirine benzer. Sıska bir Japon erkeğinin kadından farkı yoktur. Bundan dolayı bu Japonların sinema ve çizgi filmlerine de yansımıştır. Japon çizgi filmlerinde bir karakterin kadın ya da erkek mi olduğu zor anlaşılır. Sübyancılık da çoktur. Koca koca adamlar küçücük kızlar ile ilişkiye girdiği için Japonya’da evlilik yaşı kadınlar için 16’ya indirilmiştir. Japonların özel barlarında ufacık kızlar şarkı söyler ve yaşlı Japonlar hatta başka ülkelerden gelenler de bunları izle. En çok parayı veren ise bu çocukla birlikte olur. Japonlar eline güç geçince de ne yapacağını bilmez. II. Dünya savaşında kılıçla kafa kesme yarışması bile yapmıştır. Ama kafalarına bombayı yiyince bu sefer ağlamaya başlamıştır. Japon kültürü ve ahlaksızlığı Orta Doğulular ile Romalılara rahmet okutur. Tigir:Er Düşünce Sistemi Japon sapkınlıklarını reddeder. Her Türk bizim yazdıklarımızı bilmeli ve idrak etmelidir. Antidotları alarak kendinizi yeniden yaratın. Amentülerimize biat edin ve kurtuluşa erişin.
submitted by 31_kebab_31 to TigirEr [link] [comments]


2018.11.28 23:39 akunal reply

Tevbe 5: Bu ayetten şikayetiniz herhalde müşrikleri nerede bulursanız öldürün demesi. Bütün müşrikleri kastetseydi hak verirdim ama önceki ayetlere bakarsak sadece yapılan anlaşmaları bozan müşrikleri kapsadığını anlayabiliriz.
1: Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere kesin bir uyarıdır.
2: (Ey anlaşmalarında durmayan müşrikler!) İşte size fırsat! Bu günden itibaren yeryüzünde dört ay süreyle istediğiniz gibi dolaşıp elinizden gelen her türlü hazırlığı yapın; fakat bilin ki, hiçbir şekilde Allah’a karşı koyamaz ve O’nun kudretinden kaçıp kurtulamazsınız. Hiç şüphesiz Allah, kâfirleri rüsvay edecektir.
3: Ve, Büyük Hac gününde Allah ve Rasûlü’nden insanlara bir duyurudur bu: Muhakkak ki, Allah’ın ve aynı zamanda O’nun Rasûlü’nün (anlaşmalarında durmayan) o müşriklerle hiçbir alâkası kalmamıştır. Fakat (ey müşrikler), eğer tevbe eder de mevcut tutumunuzdan vazgeçerseniz, bu elbette hakkınızda hayırlı olandır. Yok, yine yüz çevirmeye devam edecek olursanız, şunu iyi bilin ki, asla Allah’a karşı koyabilecek, O’ nun kudretinden kaçıp kurtulabilecek değilsiniz. (Ey Rasûlüm!) Küfürde ısrar edenleri pek acı bir azapla müjdele!
4: Ancak Allah’a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.
5: Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Maide 51: Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.
Bu konuda Said Nursi’nin açıklamasını kullanacağım.
“Âyette geçen "Yahudi" ve "Hıristiyan" kelimeleri türevdir. Bu kelimelerin kaynağı ise “Yahudilik” ve "Hıristiyanlık"tır. Âyetteki hüküm türev üzerine bina edildiği için kâide gereğince Yahudi ve Hıristiyanlar, dinleri için, dinlerini yansıttıkları için sevilmez. Yahudilik ve Hıristiyanlık açısından onlarla dostluk kurmak ve onları sevmek haramdır. Öyleyse mühendislik, mucitlik, doktorluk, güzellik, yöneticilik gibi dinlerine ait olmayan diğer güzel ve meşru nitelikleri sevilebilir ve bu yönleriyle onlarla dostluk kurulabilir. Çünkü bu nitelikleri âyetin yasak kapsamı dışında kalır. Şayet âyet-i kerime şöyle buyursaydı, dostluk ve muhabbet onların bütün niteliklerini kapsardı: "Yahudi ve Hıristiyanların kendilerini dost edinmeyin!" Çünkü o zaman, dinlerine ait olsun veya olmasın, kendileriyle her bakımdan dostluk ve muhabbet yasak olmuş olurdu.”
Ayrıca islam tarihi boyunca Müslümanların Gayrimüslimler ile barış içinde yaşadığı bilinen bir gerçek.
Ahzab 37: Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.
38 : Peygambere Allah'ın takdir ettiği, mübah kıldığı şeyde bir darlık yoktur. Bundan önce geçen bütün peygamberler hakkında Allah'ın sünneti böyledir. Allah'ın emri ise biçilmiş bir kaderdir.
Bu ayetin inişi ve Hz. Muhammed’in Zeynep ile evliliğinin nedeni Araplarda cahiliye döneminden kalan bir törenin kaldırılmak istenmesidir. Töre gereği bir insan evlatlığının eşi ile evlenemezdi.
Olayın geçmişine baktığımızda Hz. Muhammed azad edilmiş bir köle olan evlatlığı Zeyd’i halasının kızı olan Zeynep ile toplumsal tabakaları yıkmak için evlendirmiştir. Ancak aradaki farktan dolayı evlilik yürümemiştir ve Zeyd Hz. Muhammed’e gelip boşanmak istediğini söylemiştir. Hz Muhammed ise “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyerek reddetmiştir ancak sonuç olarak Zeyd eşini boşamıştır. Gelen ayet üzerine de Hz. Muhamed Zeynep ile evlenmiştir ki cahiliye devrinden kalan adetin geçersizliği ispatlansın.
Hz. Muhammed'in Zeynep'in güzelliğinden etkilenip onu Zeyd'den boşayıp kendisine eş olarak alması tarzı asılsız iddialar var. Zeynep Hz. Muhammed'in zaten halasının kızıdır, isteseydi zamanında pekala kendine alabilirdi. Zaten Zeyd ile Zeynep'i tabuları yıkmak için kendisi evlendirmiştir.
Nisa 144:
139: Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Halbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.
140: Allah size Kitab (Kur'an)da: "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz" diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.
141: Onlar sizi gözetleyip dururlar. Eğer Allah tarafından size bir zafer nasip olursa: "Biz sizinle beraber değil miydik?" derler. Şayet kâfirlerin zaferden bir payı olursa: (Bu defa da onlara): "Size üstünlük sağlayarak sizi müminlerden korumadık mı?" derler. Allah, kıyamet gününde aranızda hükmünü verecektir. Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.
142: Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki Allah, onların oyunlarını başlarına geçirecektir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı pek az anarlar.
143: Münafıklar, küfür ile iman arasında bocalamaktadırlar. Ne bu müminlere bağlanırlar, ne de şu kâfirlere. Allah kimi doğru yoldan saptırırsa, sen artık ona kurtuluş yolu bulamazsın.
144: Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?
Bu ayeti "körle yatan şaşı kalkar"a benzetebiliriz. Kafirler gibi olmamak için onlarla dost olmamanın nesi yanlış?
Maide 33:
27: Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyle oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):" Seni öldüreceğim" demişti. Diğeri ise şöyle demişti: "Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder".
28: "Allah'a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'tan korkarım.
29: "Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur".
30: Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin nefsi kendisini, kardeşini öldürmeye teşvik etti ve onu öldürdü. Böylece zarara uğrayanlardan oldu.
31: Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. "Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?" dedi ve pişman olanlardan oldu.
32: Bunun içindir ki, İsrâiloğulları'na: "Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur" hükmünü yazdık (farz kıldık). Şüphesiz ki onlara peygamberlerimiz açık delillerle geldiler. Yine de bundan sonra onların birçoğu yeryüzünde aşırı gitmektedirler.
33: Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır.
34: Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler başka. Bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Allaha ve Resulüne karşı savaşıp fesat çıkaranlara neden ceza verilmesin? Zaten sonraki ayette tevbe edenleri cezadan hariç tutuyor. Bunların dışında 32. Ayeti es geçerek İslam öldürmeyi emrediyor demek çok da mantıklı olmaz.
Ali Imran 28:
28: Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri (işlerine vekil, müsteşar, başlarında idareci ve küfürleri sebebiyle) dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa (bilsin ki o), kaynağı Allah olan bir yol, bir sistem üzerinde değildir ve Allah’tan göreceği bir yardım ve sahiplenme de yoktur; ancak (hakim konumda bulunan) o kâfirlerden (dininize, toplumunuza, mukaddeslerinize ve canınıza gelecek önemli bir tehlikeden) bir şekilde korunmanız hali müstesna. Her halükârda Allah, sizi Kendisi’ne karşı gelmekten sakındırır. Ancak Allah’adır nihaî varış.
29: De ki, göğüslerinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Hiç şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.
Ayette müminlerin diğer müminleri bırakıp da İslam’a düşmanlığı apaçık olan kafirlerin emri altına girmelerinin, işlerini onlara bırakmalarının ve küfür noktasında onlarla dostluk kurmalarının, müminleri Allah’ın yolundan uzaklaştıracağını belirtmiş. Nisa 144 ile benzer bir ayet.
Nahl 75:
73: Ve (kendileri dahil herhangi bir varlığı) rızıklandırma adına göklerden ve yerden hiçbir şeyin mülkiyetine sahip bulunmayan, esasen böyle bir şeyi yapabilecek güçte de olmayan birtakım varlıklara mı ibadet ediyorlar?
74: Artık birtakım benzetmelerde bulunarak, temsiller, misaller getirerek Allah’a benzerler icat etmeyin. (Kendisini, Kendisi hakkındaki gerçeği ve başka her bir varlığın gerçek mahiyetini tam olarak ancak) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
75: Allah, (Kendisine kul olup başka her türlü kulluktan kurtulan gerçek hürlerle, Kendisine kulluğu bırakıp pek çok ma’budlar edinen ve böylece köle gibi hürriyetlerini teslim edenler arasındaki farkı açıklamak için) bir misal veriyor: Bir yanda, bir şahsın kölesi olup kendine ait bir yetkisi ve herhangi bir şey üzerinde tasarruf hakkı bulunmayan âciz bir adam; diğer yanda, tarafımızdan kendisine güzel ve bol rızık verdiğimiz ve bundan gizli açık infak eden (hür) bir adam: bu ikisi hiç bir olur mu? Bütün hamd, (insanları hür yaratan, hürriyetlerini korumak için kendilerine Din gönderen, bütün kâinatın hakimi ve mülkün yegâne sahibi) Allah içindir. Ne var ki, insanların çoğu bunu bilmezler (de, pek çok ma’bud edinip, onlara kölelikte bulunur ve dalkavukluk ederler).
Yetmiş beşinci ayetteki köle kavramı normal köle manasında olmayıp Allah’tan başkasına kul olan müşriklere ve dalkavuklara yapılan bir benzetmedir. Günümüzdeki bazı şeyhlerin müritleri veya reisin etrafındakiler gibi.
Nisa 34:
32: (Dünyada geçimlikler farklı farklıdır. Erkek veya kadın olmak da elinizde değildir. Dolayısıyla,) Allah’ın bazınıza bazınızdan daha fazla verdiği (makam, servet, fizikî cazibe gibi) dünyalıklar hususunda, (“Keşke bizim de olsaydı!”) şeklinde temennide bulunmayın ve (aranızda kıskançlığa düşmeyin; Allah’ın yaptığı paylaştırmaya da itiraz etmeyin). Erkekler için çalışıp kazandıklarından bir pay (ve işledikleri amellerden dolayı sevap veya günah) olduğu gibi, kadınlar için de çalışıp kazandıklarından bir pay (ve işledikleri amellerden dolayı sevap veya günah) vardır. (Bununla birlikte, mevcutla yetinmeyin; meşrû dairede ve Allah rızası istikametinde olmak kaydıyla, gayretinizi ve hedefinizi büyük tutup, çalışarak ve dua ile) Allah’ın lütf u kereminden isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilir ve her yaptığını bilerek yapar.
33: Annebaba ve diğer yakın akrabanın ölümlerinden sonra bırakacakları terike için vârisler belirledik. (Bu vârislerin terikede kendilerine verilmesi gereken belli hakları olduğu gibi,) yeminlerinizle aranızda mukavele akdettiğiniz kişilerin de haklarını verin. Şüphesiz Allah, her şeye (ve bu arada, yaptığınız her işe ve her anlaşmaya) hakkıyla şahittir.
34: (Sahip kılındıkları birtakım sıfatlar ve yüklendikleri vazife ve sorumluluk açısından erkeklik vasfına tam sahip bulunan) erkekler, kadınlar üzerinde koruyucu ve yöneticidirler. Bu, (yöneticilik ve koruyuculuk noktasında) Allah’ın bazı insanları bazılarından, (bu arada genellikle erkekleri de kadınlardan) daha kapasiteli yaratmasından ve bir de erkeklerin (mehir verme ve evin bütün masraflarını yüklenme gibi) mâlî sorumluluklarından dolayıdır. Gerçekten iyi kadınlar, Allah’a karşı itaatkâr, (meşrû çerçevede ve günahta olmamak kaydıyla) kocalarının hukukuna da riayet eden ve Allah nasıl gizli ve mahrem kalması gereken hususları koruyor ve onların açılmasına müsaade etmiyor ise, aynı şekilde (namuslarını, aile sırlarını, ailenin mal, şeref ve haysiyetini ve kocalarının hukukunu) bilhassa kimsenin görmeyeceği yerlerde ve kocalarının yokluğunda koruyan kadınlardır. Dikbaşlılığından yıldığınız kadınlara gelince: önce onlara öğüt verin; ıslah olmazlarsa, onları yatakta yalnız bırakın ve yine yola gelmezlerse (hafifçe) dövün. Eğer (Allah hakkı, aile fertlerinin eğitimi ve yetiştirilmesi başta olmak üzere, kendinize de ait meşrû isteklerinizde) size itaat ederlerse, onlara yüklenmek için bir sebep ve mazeret aramayın. Unutmayın ki Allah, mutlak yücedir aşkındır, mutlak büyüktür.
“Yine, kadın-erkek münasebetleri ve aile hukuku açısından bu çok önemli âyet, özetle şu gerçeklere parmak basmaktadır:
• Allah (c.c.), insanları bir ve her bakımdan birbirlerinin aynısı yaratmamış, hayatın gereği, meselâ toplumda iş bölümü ve meslek seçiminin esası olarak, herkese başkalarına göre bir noktada üstünlük vermiştir. Bunun gibi, her kadın ve erkek için aynı şekilde ve derecede olmamakla birlikte, genellikle bazı hususlarda kadınları erkeklerden daha üstün yarattığı gibi, bazı konularda ve bu arada idarecilik ve koruyuculuk hususunda da erkeklere kadınlar üzerinde bir mevki tanımıştır.
• Allah, kadınlara göre daha güçlü yarattığı, kendilerine daha üstün idare kabiliyet ve kapasitesi verdiği, bir de ailenin mâlî sorumluluğunu üzerlerine yüklediği için erkeği evde reis kılmıştır. Fakat bu reislik, mutlak bir hakimiyet değil, “Bir topluluğun efendisi, idarecisi, ona hizmet edendir.” hadis-i şerifinde ifade buyurulduğu üzere, hizmetini görme, bakım ve görünümünü yapma, sahip çıkma, koruma ve evin dirlik ve düzenliğini sağlama görev ve fonksiyonudur. Tabiî, “nimet ölçüsünde sorumluluk veya sorumluluk ölçüsünde nimet” kaidesince, bu görev ve fonksiyonu yerine getirmede, her idarecinin emretme ve itaat isteme yetkisi olacaktır.
• Aile fertlerinin terbiyesi, bilhassa bir âyet-I kerimede buyurulduğu üzere (Tahrîm Sûresi/66: 6), âhiretlerini kurtaracak şekilde dinî yönden yetiştirilmesi ve evin idaresi, dirlik ve düzeni öncelikle erkeğe ait ağır bir vazife ve sorumluluk olduğu için, erkek bunu yerine getirmede bir eğitimci gibi davranmak durumundadır. Kur’ân, kadınlarla ilgili olarak bu konuda erkeğe önce tavsiye, sonra yatakta ondan ayrı durma ve bu da işe yaramazsa hafifçe dövme şeklinde kademeli bir eğitim yolu göstermektedir. Son derece önemli olan bu husus, ne yazık ki bazı sözde kadın hakları savunucularınca tenkit edilmektedir. Halbuki bunun eğitim gayeli olduğu açıktır. İkinci olarak, dövülecek olan kadın değil, dikbaşlılık yapan, evde kendine düşen vazifeyi yerine getirmeyen, ahlâk ve maneviyatına önem vermeyip kendine zulmeden varlıktır. Üçüncü olarak, dövmenin derecesi hadis-i şeriflerle ortaya konmuş, yüze vurma yasaklanmış (Ebû Davud, “Nikâh”, 42), bunun bir son çare olduğu önemle vurgulanmış ve erkekler, bundan mümkün olduğunca sakındırılmıştır. Nitekim, âyette de hemen arkadan gelen ikaz bu yöndedir."
Bakara 223:
Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
“Âyet-i kerime, çok özlü ifadelerle, kadın-erkek beşerî münasebetlerdeki asıl maksadın şehveti tatmin değil, tenasül, yani çoğalma ve hayırlı nesiller yetiştirme olduğunu ihtar etmektedir. Şehveti tatmin, böyle bir netice için verilmiş, o neticeye götürücü, onu kolaylaştırıcı, nesil yetiştirmedeki zorluklara katlanılmasını sağlayan, hattâ onu zevkli bir meşgale haline getiren bir avanstır. Evlilikte, bunun yanısıra, daha başka âyetlerde ifade buyurulduğu üzere, eşlerin bilhassa günahlara karşı birbirlerine örtü olmaları, birbirlerini (mânen) güzelleştirmeleri, dertlerini ve sevinçlerini paylaşarak, kalbden kalbe sevgi ve saygı bağıyla birbirlerine hayat arkadaşlığı yapmaları gibi daha pek çok fayda ve hikmetler de vardır. Bu bakımdan, evlilikte en önemli unsur, bir önceki âyette geçtiği ve bir hadis-i şerifte de buyurulduğu üzere, eşlerin dindar olması, bunun yanısıra, bilhassa geçimde eşlerin birbirlerini aşağılamamaları, karşılıklı saygı ve anlaşma adına önemli bir faktör olarak, yine hadis-i şerifin parmak bastığı üzere, küfüv, yani (en azından kültür, bilgi, anlayış gibi hususlarda) belli ölçülerde de olsa denkliktir.”
Yapılan tarla benzetmesi bazıları tarafından kadına hakaret sanılıyor ama ‘tarla’ kelimesinde ne gibi bir sıkıntı var? Gayet de yerinde bir benzetme, eğer tarlana ve tohumuna düzgün bakarsan verimli mahsul elde edersin.
https://www.youtube.com/watch?v=iICeKNiDhVo
Nisa 3:
2: Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.
3: Himayenizdeki yetim kızlarla evlendiğinizde eğer haklarını gerektiği ölçüde gözetemeyeceğinizden korkarsanız, bu takdirde, size helâl olup da arzu ettiğiniz başka kadınlardan iki, üç veya dört tanesiyle evlenebilirsiniz. Eğer, birden fazla hanımınız olur da aralarında (nafakalarını temin ve birlikte geceleme gibi, hukuki açıdan) adalet yapamamaktan korkarsanız, bu durumda bir tanesiyle veya elinizin altında bulunan cariyelerle yetinin. Böyle davranmanız, zulme ve haksızlığa meyletmemeniz için daha uygun, daha elverişlidir.
http://www.sonsuzlukkulesi.com/kuranda-cok-eslilik-cariye-kavrami/
“Bazıları bilgi noksanlığından, bazıları da kasıtlı olarak, İslâm’ı 4’e kadar kadınla evlenmeye müsaade ettiği için eleştirmektedir. Oysa bu eleştiriler, pek çok açıdan haksızdır. Şöyle ki:
• Birden fazla kadınla evlenme (çok eşlilik), bütün tarih boyu hemen hemen bütün insan topluluklarında görülen bir uygulamadır. Ahd-i Atik, onu yasaklamak şöyle dursun, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın çok sayıda hanımları olduğundan bahseder (Samuel 2, 5: 13) İncil'de ise çok evliliği yasaklayan hiçbir ifade yoktur. Peder Eugene Hillman, Polygamy Reconsidered (Çok Eşliliği Yeniden Değerlendirme) adlı eserinde, “Yeni Ahid’in hiçbir yerinde tek evliliği emreden veya çok evliliği yasaklayan herhangi bir ifade yoktur” der. Kaldı ki, kendi zamanında Yahudi toplumunda çok evlilik uygulandığı halde, Hz. İsa buna ses çıkarmamıştır. Roma Kilisesi’nin çok evliliği yasaklaması, Kitab-ı Mukaddes’e dayalı bir yasaklama değil, tek kadınla evlenmeyi öngören, fakat metres ve fuhşa tolerans gösteren Greko-Romen geleneğine dayalı bir yasaklamadır. Kitab-ı Mukaddes, çok eşliliğe sınır getirmezken, Kur’ân bu uygulamayı 4’le sınırlandırmış, bunu emretmemiş, hattâ tavsiye etmemiş, sadece eşler arasında adaleti gözetme şartını da getirerek, bir izin, bir ruhsat olarak vazetmiştir.
• Her zaman için çok kadınla evlenmenin bilhassa gerekli olduğu şartlar, yerler ve dönemler vardır. İslâm, her şart, her dönem ve her yerde geçerli evrensel bir din olduğu için, böylesi şartların, yerlerin ve dönemlerin gerekliliklerini de göz ardı edemez. Meselâ, savaş zamanlarında kadın nüfus erkek nüfusu daima aşar. Amerika’nın Batılılar tarafından keşfinden sonra, Kızılderili toplumlarda erkek nüfus sürekli azalmış ve kadının çok itibarlı bir yere sahip olduğu bu topluluklarda bu problem, çok eşlilikle çözülmeye çalışılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanya’da evlenme ve çocuk sahibi olma çağındaki kadın nüfus, erkek nüfustan 7.300.000 fazla olup, bunların 3.300.000’i dul idi. Bilhassa savaş sonrası şartların ağırlığı altında ezilen kadınlar için en geçerli yol, bir erkeğin bakım ve koruması altına girmekti. Evet, bu şartlarda kadınlar, ya Kızılderili toplumlarıııda olduğu gibi ikinci veya üçüncü eş olarak nikâhlanacak veya İkinci Dünya Savaşı sonrası modern Batı’da görüldüğü üzere, özellikle galip kuvvetleri tatmin eden birer metres veya fahişe olmaya itilecekti.
• Sadece savaş şartlarında değil, normal durumlarda da kadın nüfusun erkek nüfusu aştığı dönemler olur. Meselâ, bugün ABD’de evlilik ve çocuk sahibi olma çağındaki kadın nüfus, erkek nüfustan 8-10 milyon daha fazladır (Hillman, 88-93). Bu durumda, bekâr kalma, kadınları öldürme, her türlü gayr-ı meşrû münasebeti serbest bırakma veya çok evliliğe müsaade etme dışında herhangi bir çözüm yolu yok ise, bunlardan hangisini tercih etmek daha İnsanî ve kadının şerefine yakışan bir yoldur? 1987 yılında Berkeley Kaliforniya Üniversitesi’nde bir öğrenci gazetesinin yaptığı ankete katılan öğrencilerin hemen hepsi, “Evlenme çağındaki erkek nüfusun az olduğu şartlarda, erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesi kanunen meşru olmalı mı?” sorusuna “Evet” cevabı vermiştir. (J. Lung, Struggling to Surrender, 172)
• Bugün modern toplumlarda görülen bazı problemlerin çözümü yine çok eşlilikte yatmaktadır. Roma Katolikliği’ne bağlı Amerikalı bir antropolog olan Philip Kilbride, Plural Marriage For Our Time (Günümüzde Çok Eşlilik) adlı eserinde, çok kadınla evlenmeyi Amerikan toplumundaki bazı hastalıkların çözüm yolu olarak sunar. Ona göre, çok kadınla evlilik, çocukların çok menfî olarak etkilendiği boşanma hadiselerinin yol açtığı olumsuzluklara alternatif bir çözüm olabilir. (Kilbride, 118)
• Meselenin psikolojik boyutları da vardır. Meselâ Müslüman, Hıristiyan veya bir başka dinden yeni evlenmiş pek çok Afrikalı hanım, kendisini iyi bir koca olarak ispatlamış bir erkeğe ikinci eş olarak gitmeyi tercih ettiklerini belirtmişlerdir. Aynı şekilde pek çok kadın, gerek yalnızlıktan kurtulmak, gerekse işbirliği yapmak için evde ikinci, üçüncü bir eşi kabul etmektedir. (Hillman, 92-97) Meselâ, Nijerya’da 15-59 yaş arası kadınlar arasında yapılan bir ankete katıklıların % 60’ı çok eşliliği tasvip ederken, kırsal Kenya’da yapılan bir ankete katılan 27 kadından 25’i, bir erkeğin tek hanımı olmaktansa, birkaç hanımından biri olmayı tercih ettiğini belirtmiştir. (Kilbride, 108-109)
• Burada ilave edilmelidir ki, günümüz İslâm toplumlarıııda çok büyük oranda yaygın olan, tek kadınla evliliktir. Bu toplumlarda çok ka¬ dınla evlilik vakası, Batı toplumlarıııda evlilik dışı ilişkilerden çok daha az sayıdadır. Ünlü Amerikalı Hıristiyan vaiz Billy Graham, şöyle yazıyor: “Günümüzde Hıristiyanlığın çok evlilik konusunda uzlaşmaya gitmemesi, aleyhine bir durumdur. İslâm, birtakım sosyal hastalıklara karşı sınırları ve çerçevesi çizilmiş bir çare olarak çok evliliğe izin vermiştir. Hıristiyan ülkeler, tek kadınla evlilik şovu yapıyorlar ama, uygulamada hepsinde çok eşlilik var. Bugün kimse, Batı toplumlarıııda metreslerin oynadığı rolü bilmiyor. Bu noktada İslâm, temelden iffet, namus ve İnsanî fazileti koruyan bir dindir. Toplumun ahlâkî bütünlüğünü muhafaza etmek için çok kadınla evliliğe izin vermekle birlikte, her türlü gayr-ı meşrû ilişkiye de kapıları kapamaktadır.” (Abdürrahman Doi, Womarı in Shari ‘ah , 76)
• Bütün bunlardan sonra, hepsinden önemli olan şu husus bilhassa belirtilmelidir: “Tabiat”ta bitkiler ve hayvanlar dünyasında da görüldüğü üzere, evlilikten asıl maksat üremedir, çoğalmadır. Evlilik ilişkisinin verdiği lezzet, üremenin gerçekleşmesi adına bir avanstır. Bir kadın, ayın belli günlerinde ve genel olarak 50 yaşından sonra üremeye hizmet etmez. Buna karşılık erkek, ortalama 70 yaşma kadar, hattâ daha da öteye ve yılın her gününde üreme adına müsaittir. Şu halde, evliliği tek kadınla sınırlama, onu asıl maksadına hizmetten alıkoyma demektir. Kaldı ki, yukarıda belirtildiği üzere İslâm, çok kadınla evlenmeyi emretmez, fakat yasaklamaz da. Onu bir izin, bir ruhsat olarak kabul eder ve evliliğin sebep olduğu, ailenin geçimi ve miras gibi konularda hukukî düzenlemeler getirmiş bulunmasının yanısıra, bu ruhsatı uygulamada manevî-ahlâkî kaideler de koymuştur (Şerif Muhammed’den özetle).
Köle-cariye meselesini değerlendirirken, aşağıdaki noktalar göz önüne alınmalıdır:
• İslâm, her şeyden önce, kölelik ve/veya cariyeliği getiren bir din olmayıp, kendisini bu uygulamanın uluslararası çapta ve en acımasız şartlarda sürdüğü bir ortamda bulmuştur. Yine her şeyden önce mesele, bir savaş hali ve savaş esirlerine nasıl muamele edileceği meselesidir. Kölelik, hattâ değişik ad ve usullerde cariyelik dünya toplumlarıııda daha düne kadar görülürken, İslâm, 14 asır öncesinden bu meseleye neşter atmıştır. Tarih içindeki Müslüman toplumlarda görülen ve tasvibi mümkün olmayan bazı uygulamalardan sorumlu olan İslâm değil, kendilerini İslâm’a nisbet eden insanlardır.
• Modern dünyada uluslararası hukukun tarihi birkaç asır öncesine gitmezken, İslâm, gerek savaş gerekse esirlere muamele ve daha başka uluslararası hukuk alanına giren meselelerde kaideler ve yasalar koymuş, öyle ki, 12 asır önce İmam Muhammed eş-Şeybanî, bu sahada Es-Siyeru'l Kebîr adlı eserini kaleme almıştır.
• İslâm, esir edilmiş kadınların da öldürülmesini yasaklarken, onları Müslüman aileler arasında dağıtmış, eğitilmeleri ve kendileriyle evlenme veya başkalarıyla evlendirilmeleri üzerinde hassasiyetle dumıuş ve evlenip de veya efendilerinden çocuk sahibi olanlara hür kadın statüsü tanımıştır. Ayrıca, hürriyetlerine kavuşturulmalarını şiddetle tavsiye etmiş, o kadar ki, Din’i uygulamada yapılan pek çok hatanın karşısına kefaret, yani o hatayı giderici ceza olarak köle veya cariye azad etmeyi koymuş, bunun büyük sevap getiren bir davranış olduğunu beyan buyurmuştur.
• İslâm, kadın olsun erkek olsun hiçbir ayrım yapmadan insana çok büyük değer ve şeref bahşetmiştir. Bu sebeple o, kadınları değerlendirirken, eğitimi, şahsiyeti ve karakteriyle gerçek İnsanî mertebeye yükselmiş kadınları muhsan(a) (korunmuş) kadınlar olarak ele almıştır. Manevî-ahlâkî, dolayısıyla gerçek İnsanî değerlerden yoksun ve kendisini tamamen fizikî bir nesne olarak gören ve takdim eden bir kadın, muhsan(a) bir kadın değildir. İslâm, her insanın, her kadının kâmil insan olmasını hedeflerken, bu seviyeye ulaşmaya öncelikle bir eğitim meselesi olarak bakmış ve bu eğitimin her kademesi içiıı ayrı kaideler koymuştur. Kısaca, kölelik-cariyelik konusunun eğitime ait ve psikolojik bir yönü de vardır.
• İslâm, hukuk alanında, hakim olduğu toplumdaki eski ve kendisine ters düşmeyen yasaları yerinde bırakır; bu yasalardaki yanlışlıkları tashih eder veya yeni yasalar koyar ve bütün bunları yaparken tedricî bir yol takip eder. O kadar ki, bazı kötülüklerin giderilmesi ve güzelliklerin yerleştirilmesi uzun bir zaman, eğer mesele bir toplumun değil, bütün toplumlarm meselesi, yani uluslarası bir mesele ise asırlar alabilir. İşte İslâm, kölelik ve/veya cariyelik meselesinin kökten çözümünü, meselenin bilhassa uluslararası hukuka ve münasebetlere ait yönü olması itibariyle, zamana ve insanlığın olgunlaşmasına bırakmıştır. “
Talak 4:
Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.
https://youtu.be/pBsTb04SpKg?t=42
Enfal 1:
(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. O hâlde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”
Ganimetlerin taksimiyle ilgili bir surenin giriş kısmı, ayrıca mü’minlere ganimet için savaşılamayacağını asıl önemli olanın Allah’ın rızasının olduğu anlatılır. Buradan bütün malın Peygambere ait olduğu anlamı çıkarılamaz çünkü aşağıda vereceğim diğer ayetlerde zaten nasıl bir taksim yapılacağı açıklanmıştır.
Allah’ın savaşsız olarak onlardan alıp da Rasûlü’ne ganimet olarak bahşettiği mallara gelince –ki, siz o mallar için at da deve de koşturmadınız, fakat Allah, kimleri dilerse, onlar üzerinde rasûllerine hakimiyet verir. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir. Allah’ın, fethedilen ülkelerin halklarına ait bulunup da savaşsız olarak Rasûlü’ne bahşettiği mallar, (beşte biri) Allah(’a ait olmak üzere Rasûl’ü) için, ayrıca Rasûl için, O’nun yakınları için, yetimler için, yoksullar için ve yolda kalmışlar içindir. Ki o mallar, içinizdeki zenginler arasında devredip duran bir servet haline gelmesin. Rasûl (o mallardan size ne verirse) onu hoşnutlukla alın (ve İslâmî bir hüküm olarak) size neyi getirip tebliğ ederse, onu kabul edin ve sizi neden men ederse ondan da geri durun. Allah’a gönülden saygı besleyin ve O’na karşı gelmekten sakının. Muhakkak ki Allah, cezalandırması çok çetin olandır. (Bu ganimet malları, ayrıca) o fakir Muhacirlere aittir ki, onlar yurtlarından çıkarılmış, mallarından mahrum bırakılmışlardır; onlar, Allah’tan lütuf ve hoşnutluk peşindedirler ve Allah’ın dinine ve Rasûlü’ne yardım etmektedirler. Onlar, (imanlarında ve üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmede) gerçekten samimi ve sadıktırlar.
Enbiya 33:
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.
“Yüzmektedirler” ifadesinden boşluğun aslında dolu olduğu çıkarılır. Elimizdeki bilgilere göre tabii ki de uzayda maddesel bir ortam yoktur, ancak orada mutlaka bir şeyler olduğuna ve ileriki tarihlerde keşfedileceğine inanıyorum.
Kainatın sudan yaratıldığına dair bir okuma parçası: http://www.yaklasansaat.com/evren/buyuk_patlama/buyuk_patlama.asp
Evrim:
Bir maymunun sonsuz zaman içerisinde rastgele tuşlara basarak günümüzdeki -insan hariç- her yönüyle hatasız işleyen dünyayı yaratmasına, hiç de inanasım gelmiyor. Ki insanın cüz-i iradesine bırakılmış eylemleri haricinde o bile kusursuz çalışıyor.
Yoktan koca bir evrenin oluştuğuna; yıldızların ve gezegenlerin kendi başlarına mükemmel bir şekilde hizaya girip yörüngelerine oturduklarına inanamıyorum. Cansız bir ortamdan nükleik asitlerin oluştuğuna, nükleik asitlerden bakterilerin, bakterilerden de günümüzdeki canlıların oluştuğuna da inanamıyorum.
Adem ve Havva'nin cocuklarinin ensest iliskileri aciklamasi daha mantıklı geliyor.
İŞTE 2 DAKİKADA EVRİMİ ÇÜRÜTEN O VİDEO!! , şaka şaka ama şu makaleyi okumanı tavsiye ederim:
http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/canlilaevrim.asp
Fen lisesi ile de ispatlanamayan bir görüşü nasıl bağdaştırdığını anlamıyorum.
Kuran’ın çok anlamlı olması:
Bence belirsiz, yoruma açık demek doğru olmaz ancak çok anlamlıdır. Çünkü Kuran’da x hem doğrudur yem yanlıştır gibi bir şey ancak ayetin doğru yorumlanmaması ile ortaya çıkar. Kuran’ın gerek evrensel olması gerek de kendinden sonraki herkese hitap etmesinden dolayı ve de Allah’ın bir varlığı sadece tek bir sebeple yaratmamasından ötürü ayetlerde çok anlamlılık vardır. Mesela aile hukuku ile ilgili emir ve yasakları anlatırken aynı zamanda insanın fıtratına dair ipuçları da verebilir(salladım).
https://www.youtube.com/watch?v=3zQjFdYwwcY
Kutuplara yakın yaşayan insanlar dair:
“İslâm, ibadet vakitlerinin belirlenmesinde, her zaman, her yerde ve her seviyede insanın görebileceği işaretleri esas almıştır. Bu bakımdan, bilimsel ve teknik gelişmelere ve hesaplamalara, onlardan istifade edilse bile, mutlaka gerek duyulmaz. Bazıları, bu şekilde kutuplarda namaz vakitlerinin tesbit edilemeyeceği itirazında bulunmaktadırlar. Böyle bir itiraz, eksik coğrafya bilgisinden kaynaklanmaktadır. Gece ve gündüzlerin 6 ay kadar sürdüğü kutup bölgelerinde 24 saatlik zaman dilimi çerçevesinde sabah ve akşamın işaretleri o kadar açıktır ve bu işaretler o kadar düzenli görülür ki, halk buna göre yatma, kalkma ve diğer işlerini yapma vakitlerini kolayca ayarlayabilmektedir. Saatlerin yaygınlaşmadığı zamanlarda, Grönland, Norveç ve Finlandiya gibi ülkelerde oturanlar, günün ve gecenin saatlerini ufukta beliren çeşitli işaretlere göre ayarlarlardı. Bu işaretler, kendilerine günlük programlarını düzenlemede yardımcı olduğu gibi, ibadet vakitlerini ve bu arada sahur ve iftar yemeklerini tesbit etmelerinde de yardımcı olurdu.”
Ayrıca Ra’d suresi 41. Ayete göz atabilirsin.
Allah neden tütün ürünlerini yasaklamamış:
Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.
Ayette geçenlerin dışında herhangi bir şey konusunda helal/haram diyemeyiz. Ancak Kuran’da Allah’ın insana emaneti olan vücuda zarar verilmesi yasaklanmıştır.
Peygamberin eşleriyle ilgili kısımlar:
“Seks hayatına yer verme” ve “kac kariyla evlenmesi” konusunda açık konuşup ayet örneği verebilirsin çünkü bu konuda kullandığın üslup kadar ekstrem bir ayet hatırlamıyorum. Bir tek Ahzab 37 olabilir o da açıklandı. Peygambere ve eşlerine ait verdiği bazı örnekler vardır, bunlar diğer insanlar Peygamberi örnek alsın diyedir.
Peygamberin çok eşliliği → https://sorularlaislamiyet.com/peygamber-efendimizin-zevceleri-kac-tanedir-cok-evlenmesinin-hikmeti-nedir
Kuran, neden köleliği ve tecavüzü yasaklamıyor:
https://sorularlaislamiyet.com/islamiyetin-koleligi-kaldirmak-icin-tedbirler-aldigini-soylediniz-bu-tedbirler-nelerdir-kolelik-0
Nikahlı eşin dışında ilişkiye girmenin yasak olduğu bir durumda(zina) tecavüze nasıl yasak değil denilebilinir?
Kuran mealinde ‘düşün’ kelimesini arattım 124 sonuç çıktı. 124 kere düşün kelimesinin geçtiği bir kitabın dinine nasıl beyne ihtiyaç yoktur dersin?
Saygılar.
submitted by akunal to u/akunal [link] [comments]


2018.10.19 14:34 mehmetgurbuzorg Şehir Yapan ve Şehirde Yapılan İnsan

İnsanoğlunun var olduğu günden bu yana ortaya koyduğu; kendini, yaşam biçimini, sosyo-kültürel zenginliklerini yansıttığı eserlerden, tarihe bıraktığı kalıcı izlerden biri de şüphesiz kentlerdir. Kentler; sakinlerinin toplumsal ve sosyo-ekonomik hayatının, yaşayarak biriktirdiği kültürün oluşturduğu kendine has değerlerin, çevresiyle kurduğu ilişkilerin, içinde gerçekleştirilen eylemlerin yansımalarından oluşan, yarınlara da taşınacak mekânsal değerlerdir. Bununla birlikte insanlığın ve teknolojinin gelişimine paralel olarak doğal ve yapılı çevre üzerinde kurulan hâkimiyet ve baskı da artmakta, kentler kendi kimlik ve kültürünü yok eden, birbirine benzeyen, kontrolü ve denetimi gittikçe zorlaşan yaşam alanları haline gelmektedir. Dahası bu ölçüsüz gidiş ve tahribat, gelecek nesillerin yaşam hakkının da olumsuz etkileneceği, geriye dönüşün çok zor olacağı, çözülmesi neredeyse imkânsız kalıcı sorunlara neden olmaktadır.
Dolayısıyla kentlerimize yeni bir anlayış ve yönetim kararlılığıyla yaklaşma zamanı gelmiş, hatta geçmektedir. Bireyin mutlu olamadığı yer ona zindan olmaktadır. Mutlu ve huzurlu bir yaşamın imar edilmesi kentlerin imarından geçmektedir. Hacı Bayram-ı Veli’nin düsturuyla bireyi esas alarak şehir imarından gönül imarına doğru hareket etmeliyiz: O iki cihanı beden ve ruh diye ayırırken gönlü şehre benzetmektedir. Bir gönül almak yahut yapmak, bir şehir imar etmeye benzer. Bizler de imar edeceğimiz şehirlerle gönüller yapmak, insana ve ruhuna dokunmak mecburiyeti içerisindeyiz. Beton yığınları içerisinde kimliksiz ve ruhsuz insanlar oluşturmak yerine insanın gönlüne ve ruhuna hitap edecek imar, içerisinde kendi geleneksel kimliğine bağlı modernize edilmiş ve yaşam standartlarının çok üstünde bir mekân oluşturarak; kendi dünyasının yalnızı olmayan; komşuluk ilişkileri kuvvetli, sosyal bir yaşam alanı olan kentlerimizi oluşturmamız önemlidir.
Yaşam boyunca tarihi, coğrafi etkenler ile gelenek, görenek ve etnik gruplar kendi kültürünü oluşturmaktadır. Bu özelliklerin arasına belki de daha fazla etken koyabiliriz. Kültürün bir parçası da mekânlar yani kentlerimizdir. Mimari açıdan olsun, planlama açısından olsun halkın kendini temsil eden bir özelliğini de orada görmek kimi zaman mümkün olmaktadır. Yani kent ve kültür arasında oldukça kuvvetli bir bağ bulunmaktadır. Bu nedenle kent / mekân ve kültür ilişkisini rahatlıkla ele alabiliriz. İnsanın doğası gereği birçok aşamadan geçer. Ama temel geçiş noktaları doğum, evlilik ve ölümdür. Bu geçişler hangi etnik grupta ve hangi zaman diliminde olursa olsun tüm insanlığı ilgilendirmektedir. Bu bağlamda doğum, evlilik ve ölüm mekânsal olarak kentlerin içerisinde ayrı bir yer tutmaktadır. Çocukların dünyaya geldiği yer, anne babalar için büyük bir heyecanın ev sahipliğini yapar. Çocuğun gelişiminde ve eğitiminde çevre faktörü kentle birlikte önem kazanmaktadır. Aile ne kadar iyi olursa olsun çevre bir o kadar da etkili olmaktadır. İyi bir çevre iyi bir gelecek, kötü bir çevre minimum da olsa çocuğun hayatında kötü bir yer kazanacaktır.
Evlilik kısmında hayatını birleştireceği ve o eşikten sonrasını bütün olarak görüp yastığa baş koyduğu insanın yaşamıyla bir tutacağından kent ve çevre faktörü etkilidir. Duygusal bağlamda ve ekonomik bağlamda yaşadığı hayatta mekânlar onun hayatına tanık olmaktadır. Biraz daha soyut düşünecek olursak karşı cinsiyle hangi şehirde, hangi tarihte ve hangi şartlarla tanıştığı, birlikte olduğu anılarında canlanacak; kendi yaşantısında iz bırakacaktır. Ölüm noktasında ise hani ‘insan yaşadığı gibi ölür’ dedikleri gibi bunda kentin yani mekânın da yeri vardır. Nasıl yaşadığı ve hangi şartlarda hayatını sonlandırdığı bir nevi o kişinin yaşamını özetlemiş olmaktadır. Bu eşiklerin tamamında etkili olan bir taraf ise o kente ait gelenek ve görenekler, sosyo-ekonomik durum, kentin fiziki yapısıdır. Hatta şehir ve insan ilişkisi birçok sanat eserinde motif olarak kullanılmış, kült bir simge haline de gelmiştir. Bütünsel açıdan baktığımızda mekân yani kentler, içi dolu bir su bardağına; su insan yaşamına, bardak ise mekâna/kente benzer. İnsanın hayatını, kendi elinde tutar.
Aşırı nüfus artışı ve hızlı kentleşmeden kaynaklı sosyo-ekonomik ve toplumsal sorunlar, kapasitesinin çok üzerindeki kullanımlar, kentsel hizmet kalitesindeki yetersizlikler kentlerin denge ve işleyişini bozmaktadır. Aynı zamanda bu, kentleri kendi özgün kimliğini koruyamayan hatta yitiren, kültüründen kopuk, hızlı ve kontrolsüz şekilde sürekli büyüyen, planlarına ve uygulamalarına rağmen plansızmış gibi gelişen ve yaşayan mekânlar – yaşam alanları haline getirmekte. Denetimsiz, kontrol edilemeyen sağlıksız büyüme, kendisi ve sakinleri için sorunlar yaratmaya devam etmekte; doğal olarak da bu durum kentsel mekân ve yaşam kalitesinin her geçen gün düşmesine neden olmaktadır. Bu yaşamsal sorunun çözüm alternatifi ise doğal ve yapılı çevreye olumsuz etkilerin asgariye indirildiği, sürdürülebilir bir yaşamın temel ilke ve koşullarının sağlandığı ve geliştirilerek geleceğe aktarıldığı bir kentleşme olmalıdır. Hem insanların yaşam alanının daha iyi şartlarda olmasını, hem de geçmişten gelen kültürel bağlanırının yok olmamasını sağlar. Sosyo- ekonomik yapısını kuvvetli tutmak diğer unsurları barındırmasının zeminini de hazırlar.
Toplumlar sürekli değişim, gelişim ve geleceğe kalma mücadelesi içerisindedirler. Mekânların-kentlerin onarımı insanların barınma, çalışma, eğlence, sosyo-kültürel ve ulaşım gibi ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayarak pozitif düşünce yapısı geliştirir. Doğal ve korunması gerekli alanların da yapılaşma ve yoğunlaşma baskısı altındaki kentsel alanlara dönüştürülmesi için yapılan fiziki müdahaleler ve faaliyetler, süregelen yaşam tarzı ve tüketim alışkanlıkları, doğal çevre ve varlıkların geri dönülemez şekilde tahribi, kentsel suçların artması gibi çarpık ve düzensiz, sağlıksız kentleşmenin doğal sonucu olarak ortaya çıkan sorunlar sürdürülebilir kent anlayışının olmasını gerektirir.
Bireyler gereksinimlerini kentte ararken; kentlerin de, varlık nedeni olan birey ve toplumlara sağlıklı, yaşanabilir, kendini bulma ve geliştirme ortamı sağlayan koşullar, mekânlar ve imkânlar sunması beklenmektedir. Biraz önce de değindiğimiz gibi, şehri imar ederken gönül imar ettiğimizi unutmamalıyız. Şehre yani gönle ne verirsek onun karşılığı olarak daha fazlasını alırız. Gönül tarlasına ekilen hiçbir şey karşılıksız kalmamıştır. Siz bir verin, insana bin katılsın. Sürdürülebilir kentler, gönül imarından geçmekte olduğu için karşılıklı olan bu etkileşim toplumun kültürünü yaşatır ve devamlılığını sağlar. Şehirler ve kültür iç içe geçmiş yapboz parçalarıdır. Kalıcılığı yakalamak için kentlerin bir adım önde olması gerekmektedir. İnsanın ruhundan ve gönlünden üflendiği bir şehirde kalıcı bir kültürel ortam, daha refah bir yaşam mümkün olacaktır.
Mutlu bir toplum için insanların hayatına devam edebileceği ortamların en yüksek düzeyde kaliteli olması gerekmektedir. Kaliteli bir yaşam düzeyinin olması ile fiziksel anlamda "yaşanabilir", sosyo-kültürel anlamda ise "özgün kimlikli ve sahip çıkılan" kentlerin oluşturulması mümkün olabilecek, bu kentler sayesinde ekolojik bilinç düzeyi yüksek, doğaya, yaşama ve birbirine saygılı, ekosistemlerin döngü ve işlevlerinin bilgisiyle yaşayan ve üreten, kentine sahip çıkan kentliler, toplumların oluşabileceği unutulmamalıdır.
Özetle; medeniyet kavramının yansıması olan şehirlerimiz ile kültürümüzün bir arada paralel olarak ilerlemesinin temeli bireyleri esas alarak kentleşmenin sürdürülebilir olmasıdır. Kültürün kapsadığı unsurların unutturulmaması gerekmektedir. Mekânlar, hayatın inşasında birer temeldir. Bu temeli güçlü tutan ise kent ve kültürün arasındaki gönül bağıdır. Kimliksiz ve yalnız insanlar oluşturmak yerine, sürdürülebilir şehir ve kültür işbirliğiyle kendi kimliğinin sahibi, mutlu ve sosyal bireyler oluşturmak hizmet amacımız olmaktadır.
Mehmet GÜRBÜZ
submitted by mehmetgurbuzorg to u/mehmetgurbuzorg [link] [comments]


2016.08.09 02:22 MassRain İdama önce kendi vicdanlarımızdan başlamamız gerek.

Normalde böyle polemiklerin & tartışmaların iyice içine girmeyi yıllar önce bıraktım hem din hem siyasi konularda, ama bugün kötü haberler aldım uyku tutmadı.Yazayım bişeyler dedim biraz can sıkıntısı alır belki.Özet, tldr yok maalesef canınız sağolsun.İyi geceler hepinize.
Uzun zaman değil öyle, birkaç yıl önce "sahte" bile değil; olmayan delillerle ısmarlama davalarla yüzlerce suçsuz insanı içeri aldılar.Ailelerinden, çocuklarından ayırdılar vatan sevgisinden başka suçları olmayan insanları.Sonra yapılan özür; kandırıldık oldu.Hatasını kabul etme yok, zira hatasını kabul eden istifa eder.Hiç utanmadan insanların, mikrofonların karşısına çıkıp söylendi bu.Bir terörist gruba sempatin var, yıllarca yardım ettin; yataklık yaptın; onlarca insanın emeğinin çalınmasına aracı ve seyirci oldun;onlarca insanın çocuğun hakkını yedin ve sonra kandırıldım pardon diyip hiç ceza almadan işin içinden çıktın.
Böyle bir ülkede; "idam geri gelsin" furyası dönmeye başladı.İdam cezasını isteyenler herkes dolaylı olarak katil gibidir.Gerçek suçluların sadece büyük insanların arkasında takıldıklarından dolayı sokakta özgürce dolaştığı yerde tüm bu Ergenekon, Balyoz ve kişisel birçok yanlış davası bulunan insan idam tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktı/kalacak.Hapislerde boş yere yıllarca yatanların haberlerini görüyoruz.O yıllarda ergenekon ve balyozdan içerde olanların arkalarından söylenenleri de, ailelerinin görüntüleri ekranlara geldiğinde sevinçten masturbasyon yapanları da..Hoş böyle insanların olduğu,cahilliğin diz boyu gezdiği, her gün toplu tecavüz haberlerinin görüldüğü,beynini kullanmayan Türklükten uzaklaşıp araplaşmış toplumun arttığı , medeniyetsiz, karşısındaki insana,düşüncesine ve hukuka saygısızlığın olduğu yerde masum insanlardan ve masumiyetten bahsetmek de boş.
Şimdiki darbe suçlularının idam cezasına maruz kalamayacakları da ortada ama idam ağızdan düşmüyor güç gösterisi yapar gibi.Özellikle siyası suçlular, ülkede idam varsa global hukuk yasalarından dolayı iade edilemez.Yunanistana kaçanlar mesela, yada direk elebaşı Feto.Ayrıca hukuk geriye doğru işleyemez.Bir kişinin suçu işlediği sırada hukuk nasıl işliyorsa öyle kalır.Bu hüküm sadece anayasadan değil yüzyıllar önceden kalma.Bu uluslararası kabul edilmiş bir ilke çok uzun zamandır.Bu ilkenin değiştirilmesi yada iplenmemesi öyle basit kafana göre yapabileceğin birşey değil.Ülkeyi ülke statüsünden çıkartan bir durum.Dünyada Türk vatandaşını pasaport vizeyi bırak, insan olarak tanımayacak bir duruma getirecek bir durum.Onlarca yıllık anlaşmaların geçerliliğini yitirmesi gibi.AB'ni zaten geçtim.Daha bu yılın başında vize kaldırılacakken şimdi diyorlar ki AB bizi almasın zaten almayacak.Bilmiyorsunuz ki belediyelerin yaptığı kaldırım bile çatır çatır harcanan AB fonlarıyla yapılıyor.Öğrencilerin yurtdışında okumaları , burs almaları, üniversite diplomaları hala AB ile ilişkili.Turizmi ve teknolojiyi, ithalatı ihracatı geçtim zaten.Avrupa Birliği ismi bile hala ülkeye faydalı.Dini imanları para olanlara söyleyeyim dedim.Gerçi zaten yabancı yatırımcılar bir bir çekilmeye başlamışlar, liste falan dolaşıyordu.Turizm zaten bitik.Çok sevdiğiniz araplarda hemen arkalarını dönerler yakında.Hoş dünyada çizdiği görüntü;basın özgürlüğünün olmadığı,nefret ve ırkçılığın tavan olduğu, kadına şiddetin hergün yaşandığı aslında hiçte istikrarlı olmayan bir yer olarak görüldüğü ülkede çok bile kaldılar bu yabancı şirketler.
1984den beri kimse idan edilmemiş oysa idam 2002de kaldırılmış.Apo iti bile idamı bırak kendi adasında takılıyor.Hoş idam edilip kurtulmasını istemem, sürünsün daha iyi diye düşünüyordum ama sonra aklıma "sürekli gidip gelen heyetler ve fikir alışverişleri" geliyor.Bu Fetocuları asalım diyenlerin çoğu eminim 1 gün sokağa çıkıp apoyu asın dememiştir.Bugün elinde Türk bayraklarıyla demokrasi bayramı yapan ortadoğulular, duyar kasanlar keşke bu kadar duyarı PKK terörüne kassaydı bu şeyler artık "normal" olmayacaktı.Teröre kaybettiğimiz her asker, hayatı olan o bireyler bizim için sadece bir numara ve sayı olmuş durumda.3 şehit, 5 şehit...Yakınlarımda olduğundan biliyorum; o kaybedilen her bir insanın kendi aileleri, eşleri çocukları anneleri var.Acısı hiçbir zaman unutulmuyor.Televizyonda her gün "3-4-5 10 15" diye numarayla geçiştirilip giden haberlerin hepsi daha fazla deşiyor o acıları.Sonra bu acılara sebep olan hevaller "sınır kapısında" megrilerle karşılanıyor.2 sene sonrada ülkenin başkentinde 100lerce hayat yine yokoluyor.Keşke inansaydım da içim rahat olsaydı elebaşına sayın diyen ve onu seven herkesin bu acıların hesabını vereceğini bilerekten.Neyse idama geri döneyim.
Bir Amerika(ki sadece bazı eyaletlerde var) ve Japonya herkesin ağzında, hiç Suudi arabistanda da var, İranda da var diyeni duydunuz mu?Her zaman batıya küfür ederler ama işine gelince örnek alırlar.Bu "batı medeniyetsizliği" diyen çomarlar Fransa'da gün/gece boyu bedava hizmet veren taksilere karşılık havaalanı patlamasında insanlar uzuvlarını ellerinde tutarken "köşeye kadar da olsa 100$ diyenler" aynı insanlar.Amerika'da eşcinsel evlilik de var, hadi örnek alın onu da.Çok uzağa gitmeye gerek de yok, hakkında yolsuzluk iddaları dönenlerin makamına hakaret etmemek için istifa etmesini de örnek alabilirsiniz.Dün beslediği kargaların bugun kendilerini tırmaladığı zaman,"sry kb kandırıldım" diyip yargılanmayan aksine mağduriyetten yine sempati ve oy/güç aldığı başka bi ülke örnek gösteremezsiniz mesela, her yıl gerilla terörüne yüzlerce askerin yitirildiği bir "istikrarlı" ülke gösteremeyeceğiniz gibi.Sanıyorsunuz ki Amerika ve Japonya da günde bin tane normal suçlu kişi idam ediliyor.2 ülke tarihi boyunca o kadar idam olmamıştır.Kaldı ki idam davaları en az 10 yıl sürüyor bu ülkelerde.Ha birde "besleyelim mi" muhabbeti var, yok kurtaralım ömür boyu hapisten..Kaynağı kaybettim ama idamla yargılanan ve hükmü idam olan davaların aslında maddi ve zaman olarak bu devletlere daha pahalıya patladığını okumuştum.
Mağduriyet demişken "Menderes'i astınız" bi ara kimsenin ağzından düşmüyordu.Fatih Rüştü Zorlu'nun hikayesini anlatırdı herkes ne oldu?Yine siz unuttunuz onları ama biz hatırlıyoruz..Ne arar bu insanlarda utanma, haysiyet ve şeref.Bugün asıp yarın ismini biryere verip onurlandırmak geçmişimizde var.Adnan menderes havaalanı,Hasan polatkan lisesi, Fatih Rüştü zorlu lisesi,Deniz gezmiş parkı, Üç fidan parkı.Tabi bunun sebebi de idam edilenlerin çocuk tecavüzcüsü, sapık, darbeci yada vatan haini olmaması.Tıpkı bundan sonra olacağı gibi idam edilenler gücü karşısına alan siyasiler, gazeteciler,yazarlar, aydınlar yada öğrenciler.Ha tecavüzcüyü, sapığı asmakla iş bitmiyor zaten, daha fazlası geliyor.Düşünmüyorlar ki toplumu eğitmeyi,insanları suçtan uzak tutmaya çalışmayı.Gelsin idam bence, çünkü bu düzende zaten bu çomarlar güle oynaya istediğini yapıyor ve öldürmekten beter ediyorlar kendilerinden olmayan her kitleyi ufak bir mağduriyet oyunu bularak ve "vatan haini" olmakla damgalayarak.Vatan haini damgası zaten nereye çekersen oraya gider.Dünki mitinge en ufak ağzını açanlar, 4 sene önce ailesini parçaladığınız ama bugün fotoğraflarını paylaşıp kahraman yaptığınız askerler hep vatan haini.Bunlar olmasa bile elbet birşey bulunur bu vatanını çok seven megri megriler tarafından."Witchunt'ı" biraz araştırın, sizin kadim hastalığınız bu."Cadı olduğundan kuşkulanılan kadının suya atıldığında batmayacağına dair inanış gereği, kadın elleri ve ayakları bağlanarak suya atılır, batmazsa, şeytan tarafından ele geçirildiği anlaşıldığı için canlı canlı ateşe atılırdı. Kadın suya batarsa, masum olduğu anlaşılırdı.Kadın boğularak ölmüş olurdu ama nasılsa masum günahsız,cennete gidecek." Alıntı burdan.Aynaya bakıyormuş gibi hissettiniz değil mi?Keşke aynaya ihtiyaç olmadan bakabilseniz de ülkenin göz göre göre iran hatta ırak olmaya gittiğini farketseniz.İşte bu yüzden özellikle idam gibi tartışılması bile kötü olan bir konuda artık millet ülkeden gitmenin peşinde.
TL:DR yok kusura bakmayın.Pro-akp spamlarınıza devam edin.Eskiden az buçuk okuyordum şurayı zaten iyice soğudum.Gün boyu akp spamı yapan 2 arkadaştan başka bişey yok.E millet bunlardan sıkılınca altında tartışma eksik olmuyor tabi bu başlıkların.En ufak ağzını açsan, "Burası niye böyle saygısız".Yine mağduriyet yani anlayacağınız.Suç sizde değil buna göz yumanlarda, tölerans gösterenlerde.
Çok karamsar olmuş gibi de ne yapalım.Neyse gün olur devran döner de diyemiyorum, en azından kendimin görebileceğini sanmıyorum o döngüyü, ya da sizin cahilliğinizi attığınızı.Medyada o sıralar ne dönüyorsa hiç sorgulamadan, "oku"madan,düşünmeden alıp ağzında sakız yapanlar katillerle, hırsızlarla yürüyenler tüm bu suçların, acıların ve hayatların sorumluluğuna ortak olmakta, vicdanları temiz değil.
submitted by MassRain to Turkey [link] [comments]