Ne gibi güzel bir kız olmak

Bilinmesi Gereken 20 Güzellik Sırrı.. Güzel Olmak İçin Ne Yapılır? Bayanların Bilmesi gereken güzellik sırları.. Artık kendi kendinize yetecek olacak bu kolay yöntem ve tekniklerle çevrenizdeki insanları güzelliğinizle büyüleyin. Güzel olmak için aşırı sıradışı şeyler yapmanıza gerek yok. Güzel veya çirkin gibi kavramlara inanmıyorum.Her insanın ayrı bir güzelliği vardır. Sen sanırım nasıl çekici ve etkileyici olurum demişsin.Bunun birçok yolu var.Hepsini tek tek yazamayacağım ama bir tanesini söyleyeyim.Her zaman her ortamda güleryüzlü ol ve gülümse,tabi fazla abartmadan sadece asık suratlı olma. Gördüğünüz kız 18 yaşında fıstık fıstık link kız melek gibi ya çok güzel gözleri ışık saçıyor dişleri çok düzgün gülüş süper kızın her hareketine bakıyorum böyle güzel olmak için ne yapılmalı bu kız kadar ... 1000 lira civarı bir maliyeti var inci gibi dişlerin. bunun dışında yine burun sorunu var ari ... Elbette bir kızın “Harika” olmak için bir şeyler yapmasına gerek olmayabilir, ama bazı durumlarda erkekler onların “harika kızlar” olduğunu idrak etmekte zorlanabilir. İşte bu süreci kısaltacak bir kaç maddelik önergemiz, bir deneyin, tekrar konuşalım. Bir konuda erkeklerin onayına ihtiyacı olmayan ve desteklenmek zorunda hissetmeyen kadın, özgüven sahibidir ve bu durum, kendini güzel hissetmesine de olanak sağlar. Cidden, kadın olmak bir erkeğe ihtiyaç duymak demek değildir ve güzel bir kadın bu gerçeğin çok ama çok iyi farkındadır. 6. Güzel olmak için çok düzgün bir fiziğe sahip olmak zorunda değilsin. Ne kadar fazla kilon olduğu veya cildinin durumu hiç önemli değil. Çünkü güzellik kavramını, zaten her kız içinde barındırır ve sen de buna dahilsin. -*-*-*- Genç kızlara özel yazı-*-*-*- Güzel ve akıllı kızım... 10 yaşından itibaren hayatının yeni bir dönemi başlar. Genç kızlık. Çok güzel ve çok hassas bir dönemdesin. İçten içe bir çocuk olsan da, vücudun seni büyümeye, anne olmaya hazırlar. Annelik kolay bir şey değildir, o yüzden hazırlık da yavaş ve uzun sürer. Evlat sahibi olmak, dünyanın en güzel şeyidir. Hayatınıza ortak olan yeni bir aday, henüz dünyanın ne olduğunu bilmeyen, iyisi ile kötüsü ile neler yaşanacağını kestiremeyen bir birey daha dünya nüfusuna giriyorsa, bunun sevincini anlatabilecek bir şey bulunamaz. Dönelim çok güzel bir kadın olmanın dezavantajlarına. Çok güzel olan bir kadın ekstra hiçbir şey yapmadan top%5’in içinde olan erkeklerle sadece güzel olduğu için eşleşebilir. Bu eşleşme, erkeğin onca yıl bedel ödediği, bu sayede kazandığı parasına ve statüsüne bir anda yancı olmasını sağlar. Kız çocuğuna sahip olmak, aynı bir annenin erkek çocuk dünyaya getirmesinde olduğu gibi gerçek bir nimettir. Erkeklerin ve kızların, annelik sürecimizi de etkileyen, birbirlerinden farklı kişisel ve karakteristik özellikleri bulunmaktadır.

KIRMIZI ODA İNCELEME. BOL BOL SPOI VAR ONA GÖRE OKUYUN

2020.09.29 18:07 yuzenpipi KIRMIZI ODA İNCELEME. BOL BOL SPOI VAR ONA GÖRE OKUYUN

NOT : Ben yuzenpipi ve öncelikle yazıya başlamadan belirtmeliyim ki ben bir film/dizi yorumlayıcısı/analizcisi değilim ve yazdığım yazıda farketmeden spoi vermiş olabilirim ondan dolayı bunu göze alarak okuyunuz.
Yazıma başlamadan önce Türk dizi kültürüne ufak bir eleştiriyle başlayacağım.
Biliyorsunuz ki Türk dizi sektörü (şahsen ben izlemiyordum ama illaki denk geldim) iğrenç komedi içerikleri barındıran prodüksiyondan yoksun sanki 5. sınıfa giden bir çocuğun yazdığı senaryo ve metinden ilerleyen garip bir kazanç sektörüne dönüştü. Zengin çocuk ve muhafazakar aile / aptal aşiretler ve yasak aşk temalarından öte gidemiyor çok uzun süredir ha bi de MAFYA dizisi diye hitap ettikleri 3 5 yaşındaki çocukların izleyip izleyip psikolojisini bozan aptal dizileri de atlamazsak olmaz. Şu anki dizilerde gözlemlediğim ve reklamlarında olsun denk geldiğim ya da sosyal medyada bile alay konusu olan içeriklerinden bahsedecek olursak: Aile içi şiddet genelde çocuğa karşı ya da kadına karşı olarak işleniyor. Yasak aşk ve muhtemelen bunun da bir meyvesi. Sürekli silah çatışmaları aralıksız insan ölümleri. Bu tip olaylarda %99 ihtimalle polisin ve diğer kolluk kuvvetlerinin sessiz kalması (arka sokaklar felan izlemiyorsanız böyle oluyor genelde). Çok zengin bir çocuk ve muhtemelen çocuğun aşık olduğu güzel ama fakirlikten ağzı kokan bir kız aşkı (kızın %75 ihtimalle annesi ölmüş ve aptal bir babası/abisi var asla medeni insanlar olmuyorlar). Kendilerini "komik" sıfatına sokan iğrenç bel altı ve asla bırak yüz güldürmeyi bu ne amk dediğiniz espiriler. He bi de sanki mermi hilesi yazmışcasına asla bitmeyen şarjörler de işin içine girdiğinde ortaya Türk dizi kültürü çıkıyor. He bi de uzun bakışmalar "hint filmi" diye hitap ettiğimiz kültür bizim sinema sektörümüze de uğramış bulunmakta. Ben pek dizi izleyen birisi değilim hatta neredeyse izlemem hiç vaktim olmuyor pek ama arada ufak kaçamaklar yapıyorum. Bu arada daha demin değindiğim ve "vakit kaybı" diye hitap ettiğim dizilere asla vakit ayırmıyorum izleyenlerden duyduğum bilgiler ve 1 2 fragman izleyerek bazısının da özetini ne anlatmak istediğini okuyarak bu bilgilere vardım. Bana göre iğrenç sadece kar amacı güden ve prodüksiyondan uzak sıkıcı iğrenç dialoglarla dolu olan en ufak bir merak uyandırmayan ve bırakın 1 dakika sonrayı dizinin finalini tahmin edebileceğiniz basit hiçbirşeye benzemeyen bazı insanların deyimiyle "toplum ahlakını kötü etkileyen" sığ ve niteliksiz dizilerle dolu Türk televizyon ekranı. Unutmayın ben bir dizi analizcisi değilim sadece kendi yorumlarım bunlar yanlışı doğrusu olabilir hatta size göre tamamen yanlış olabilir bu benim kişisel düşüncem.
NOT 2 : Öncelikle dizinin şu an yayınlanmış 4 bölümü var ve bu bölümlerin tamamını izlediğimi belirtmem lazım. Ve toplamda 5 fragmanı var. Bildiğim kadarıyla TV8'de yayınlanıyor ama youtubeden izlemek daha iyi geliyor. Araya reklamlar girmiyor ve tuvalet çay doldurma su alma gibi molalar verebiliyorum durdurma imkanım var kısaca.
Şimdi yazıya geçelim,
Öncelikle sürekli Netflix'ten dizi izleyen isnanlar için "Kırmızı Oda" dizisinin bir bölümü nerdeyse içeriği sığ, eşcinsellik, black lives matter, ve bilimum herkesin bildiği sığ toplumsal mesajlarla dolu olan ve kötü oyunculukların master yaptığu bir Netflix dizisinin neredeyse bir sezonu uzunluğunda. Çoğu netflix dizisinin kötü oyunculuklarla dolu olması sürekli bir çok cinsiyet ya da eşcinsellik gibi temalarla dolu olmasına anlam veremediğim gibi hoşuma da gitmiyor. İzlediğim en ufak bir Netflix dizisi ya da filminde bile bir eşcinsel karakter görüyorum ya da sex içerikli oluyor. Komiklikten en ufak pay almamış sığ bir mizah anlayışıyla dolu olduklarını söylemezsem olmaz. Bu yüzden animasyon diye hitap ettiğim ve "rick and morty" gibi biraz daha adult kaçan dizileri filmleri izlemeyi seviyorum. Sebebi de çok bariz yukarıda ve aşağıda da defalarca kez belirttiğim oyunculuk hataları. İzlediğim animasyon dizi/film'lerinde neredeyse hiç kötü seslendirme ile karşılaşmadım ve keyif alarak izledim. Bilgisayar ortamında oluşturulan karakterlede olabilecek az kusur vardı ve bunları daha rahat kabullediğimden izleme açısından keyif alıyorum. Ama insanların oynadığı düşük bütçeli ergen dizileri de midemin içindekilerinin ekrana çıkmasını sağlıyor. Her dizi filmde sex ve eşcinsellik olmasın lütfen ben bazen "saf komedi" veya saf aksiyon ("bulletrain") olsun istiyorum ama kıçından başından biyerlerden 2 erkeği ya da 2 kadını bir şekilde seviştiriyorlar anlamıyorum bu politikayı. Her neyse artık yazımıza geçelim.
NOT 3 : Biliyorum hala diziyi anlatmaya bile geçemedim ama bana şu şekilde yaklaşmayın. Sen de hiçbir şeyi beğenmiyorsun diyeceksiniz. Herkesin kriterleri vardır ve ben biraz daha katı davranıyorum çoğu zaman acımasız davrandığım da söylenebilir. "Kırmızı Oda" dizisi çok mu iyi derseniz hayır değil ama son dönemde bırakın TV'yi diğer platformlarda bile karşılaştığım çoğu diziye açık ara fark atarak galip geleceğini söylemem gerekiyor. Oyunculuk kusurları benim gözüme çok batar ve bundan dolayı onlarca diziyi 1 2 bölüm izledikten sonra kenara bırakırım. Yine "bağzı" arkadaşlar diyebilir ki "çık sen oyna o zaman amk" ben kendi oyunculuğum hakkında bişey demedim. "Kötü" diye hitap ettiğim oyuncuların o rolü benden bin kat daha iyi oynadıklarına ve oynayacaklarına eminim. Ama vakit ve çoğu zaman para ayırdığınız bu tip şeylerin iyi olmasını olabilecek en üstün başarıyı görmek istersiniz. Ben de öyle birisiyim ve bir tık da bu konuda katı olduğumu söyleyebilirim. Yine diyeceksiniz ki "Kırmızı Oda" dizisinde hiç mi kötü oyunculuk yok? Şunu diyeceğim ki ben şu güne kadar izlediğim hiç bir filmde dizide kusursuz oyunculukla dolu bir yapıt görmedim ama bazı film dizilerde bunlar çok göze çarpmaz bazısındaysa gözleri kör eder yanakları al al yapar "bu ne ya?" dersiniz.
Bu bir "Kırmızı Oda" dizisi övme yazısı değildir
Ana oyuncular :
Binnur Kaya - Doktor Hanım Tülin Özen - Doktor Piraye Burak Sevinç - Doktor Deniz Meriç Aral - Doktor Ayşe Halit Özgür Sarı - Klinik Müdürü Murat
Yardımcı oyuncular :
Gülçin Kültür Şahin - Sekreter Tuna Sezin Bozacı - Kafe Görevlisi Aynur Baran Can Eraslan - Çaycı Hüseyin
(Burda da çaycı Hüseyin olması başta biraz komik gelmişti ama güzel rol yapan bir kişiyiyi seçmişler)
Konuk oyuncular (Psikolojik rahatsızlıkları olan insanları canlandıran oyuncular)
Emre Kınay (5-) Hakan Meriçliler (5-) Melisa Sözen - Alya (2-) Evrim Alasya - Meliha (1-) Salih Bademci - Mehmet (1-4) Hande Doğandemir - Nesrin (1-4)
NOT: Yanlarındaki sayılar hangi bölümler arasında oldukları ya da hangi bölümlerde oynayacakları anlamlarına geliyor
  1. NOT : İzlemeyi düşünenler ya da izleyenler için Salih Bademci ve Hande Doğandemir yani Mehmet ve Nesrin ismindeki oyuncuların 4. bölümden sonra var olacaklarından emin değilim ama galiba onların işleri bitti.
Oyuncu incelemesi:
Normalde ana oyunculardan başlanır ama benim başra Alya (Melisa Sözen) oyuncusuyla başlamak istiyorum çünkü mükemmel oynamış rolünü. Bağzı yerlerde (spoi geliyor) ruh hastalığını "Batman Dark Knight" filmindeki "Joker" (Heath Ledger)'den bile daha iyi oynadığını düşünmeye başladım. Duygu değişimlerini çok iyi yakalıyor bakışları hareketleri mükemmel oynamış. Umarım gelecekte de rol alacağı film/dizilerde de bu başarıyı elde eder. Gerçekten tebrik ediyorum kendisini.
Baş psikoloğumuz herkesin "Doktor hanım", "Doktorum" (Binnur Kaya) diye hitap ettiği oyuncumuz. İsminden tam emin değilim duyduğumu da hatırlamıyorum internetten baktım orda da doktor hanım yazıyor. Her neyse izlemek isterseniz ismi geçiyorsa öğrenirsiniz ismi o kadar da önemli değil. Binnur Kaya bir çok film/dizide oynadığımız çoğumuzun komedi dalında tanıdığı bir isim. Oyunculuğu ile dikkat çeken ve kaliteli işler başaran bir kişi umarım başarılarını devam ettirir. Dizide aşırı akıcı konuşmasıyla ve iç sesinin de kimi zaman devreye girmesiyle birlikte gayet kaliteli bir oyunculuk yakalamış. Diksiyonuyla ve değindiği konularla bazen "Lan bu kadın acaba gerçek hayatta da mı bir psikolog" diyebileceğiniz bir isim. Gayet şık kıyafetler de giyindirerek ve müthiş bir çalışma ortamıyla da desteklendirilerek çok kaliteli yaptığı "Psikolog" rolünü de yapımcı ekip çok iyi pekiştirmiş. Dizide her doktor farklı alanla ilgileniyor. Doktor hanım ya da gerçek ismiyle Binnur Kaya daha çok yetişkin insanlarla ilgileniyor.
Doktor Deniz diye hitap edilen Burak Sevinç adlı oyuncunun canlandırdığı psikolog "çocuk psikoloğu" diye de anılan bölümde hizmet veren kişiyi canlandırıyor. Şu an 4 bölüm yayınlandığı için bu bölümlerde pek gözükmese de sadece 1 hastayla olan konuşmasını ve yaşanan olayları görebildik 4. bölümde. Gayet kaliteli bir oyunculuk yapmasının yanında elleriyle de yaptığı tahtadan maket figürlerle de öne çıkarılmış bir karakter. Şık giyindiği ve mimiklerini iyi kullandığı için puanım Burağa 10 üzerinden 8. 2 puan nerden kırdın diye sorarsanız adamı dizide görmediğim için. Ama konuştuğu yerlerde de gayet iyi oynadığını söyleyebilirim.
Diğer doktorlar hakkında yorum yapamayacağım dizinin daha başlarında olunduğundan çok az konuşmaları var ama gayet iyi oynadıkları aşikar.
Gelelim yardımcı oyuncuları eleştirmeye,
Herkesin "Sekreter Tuna" diye seslendiği Gülçin Kültür Şahin'in rolü üstlendiği ve kliniğin sekreteri olan kişi. Çok baskın bir karakter olmamasına karşın eğlenceli dizinin depresif havasını az da olsa kıran ve "Doktor Hanım" kişisinin de önceden yakın arkadaşı diye belirtilen oyuncu. Sık sık odalara kahve götürmesi ve gelen hastalarla yukarı çıkıp kayıt döküm defterine yazı yazarken olan sahneler dışında görülmeyen bir karakter.
"Kafe görevlisi Aynur" rolünü canlandıran Sezin Bozacı, pek değil neredeyse hiç baskın olmayan bir karakter. Kafe görevlisi rolünden de anlayacağınız üzere kliniğin kafesinde çalışan kişi rolünü üstlenmiş durumda dizi başından beri 2 3 dk ekrana yansıtıldığını düşünüyorum ve bu karakteri atlıyorum.
"Çaycı Hüseyin" rolüyle ekrana gelen Baran Can Eraslan. Bildiğimiz Çaycı Hüseyin değil. Kekeme bir çocuk. Çay kahve felan yapıyor işte bi extrası yok. İyi oynamış rolünü ama birisinin çocuğa kekeme konuşmanın sadece takılarak ve kelimelerin baş harflerini uzatarak olmadığını söylemesi lazım.
Şimdi konuk oyunculara gelelim,
NOT : BURADA SPOİ OLABİLİR ONDAN DOLAYI BURAYI OKUMADAN GEÇMENİZİ TAVSİYE EDERİM. BEN YİNE DE SPOİ OLAN KISIMLARA SPOİ GELİYOR YAZACAĞIM.
NOT 2 : KARAKTERLERİ ANLAMAK İSTİYORSANIZ DA OKUYUN
Emre Kınay ve Hakan Meriçliler kişileri daha sadece fragmanda gösterildiğinden bunların rollerini bilmiyorum.
Melisa Sözen'in canlandırdığı "Alya" karakteri. Kısaca bahsetmek gerekirse,
(SPOİ VAR ATLA BURAYI)
Çok zeki bir kız, okuduğu bölümü 1.likle bitiren hali vakti gayet yerinde olan ailesinden sevgi görmemiş annesi ve babasını 3 4 sene önce kaybetmiş bir kız. Küçükken büyüdüğü "köşk" te dışlandığından psikolojik sorunları var. Aynalardan nefret ediyor ve dokunsanız ağlayacak gibi. Çocukken görmediği sevgi onu kitap okumaya itmiş ve konuşma problemi var akıcı konuşamıyor ve 4 yaşındaki kız çocuğundan farksız. Çok zengin olmasına rağmen bir evsiz gibi giyiniyor çocukluğunda takılı kalmış bir kişilik bozukluğu var.
(SPOİ BİTTİ)
Akıl hastası gibi davrandığı yerlerde gerçekten kaliteli bir oyunculuk gösterdiğini söylemeliyim. Yukarıda spoi diye belirttiğim kısmı 4. bölümün ilk yarısında öğreniyorsunuz.
"Meliha" isimli karakterin canlandırılmasında rol alan Evrim Alasya. Kadın rolünü gayet layığıyla yapan çok sıkıntı çekmesine rağmen zorluklara hala göğüs geren "Güçlü Kadın" tabirine tam olarak uyan kişi rolünü çok iyi oynamış. (Saçlarını da kısa kestirmiş gerçek bir güçlü kadın işte)
(SPOI ALERT)
Öncelikle dizinin kötü bulduğum yönünde de belirteceğim gibi Meliha karakterinin hikayesi aşırı abartılmış. 5. boyut filmine dönen hikayesinde aşırı derecede hüzün ve acı geçiyor. Kısaca özetlemek gerekirse babası annesini zamanında bir pavyondan ya da genelevden kaçırıyor babası ve annesi birbirlerine aşırı aşık olmalarına karşın 6 tane de çocuk yapıyorlar. İşin özeti meliha 6 kardeş büyüyorlar. Ama annesi ve babası birbirleri dışında kimseyle ilgilenmediği için bu çocuklar kendi başlarına düşe kalka büyüyorlar. Melihanın annesinin Pavyondan ya da Genelevden gelmesinden dolayı peşinden adamların gelme ihtimaline karşın dağın başında bir yere yerleşiyorlar babası ve annesi önceden. Gün geliyor ve pavyon /genelev sahipleri gelip bunların babalarını vuruyor ve en büyük kız kardeşi alıp götürüyorlar. Daha sonra polisler getiriyor kızı ama 5 gün boyunca 15 16 yaşındaki kıza tecavüz ediyorlar dizi gereği (böyle bir sahne yok tabii ki de) her neyse gel zaman git zaman yine anne aklını kaçırıyor felan derken geçinmek için yine anne orospu oluyor köyün erkekleriyle para karşılığı yatıyor. Anne aklını aşırı kaçırdığından olsa gerek gün geliyor yatağa düşüyor ve ölüyor. 2 erkek 4 kız kardeş ortada kalıyorlar. Anneyi de gömecek kimse olmadığından anneyi bu 6 kardeş en büyüğü tahminimce 16 17 yaşlarında en küçüğü de 3 yaşlarında olmak üzere. Bu arada en büyüğün bi küçüğü de 9 10 yaşlarında falan. Bi gariplil var orada. Neyse kardeşler alıyorlar kazmayı küreği anneyi gömüyorlar. Daha sonra büyük kız İstanbul'a kaçmak için ailecek, köyün erkekleriyle para karşılığı yatmaya başlıyor. Günler geçiyor para birikiyor derken İstanbul yolculuğu gerçekleşiyor. Büyük kız geneleve işe giriyor küçükleri de bir eve yerleştiriyor. Meliha dediğimiz kişi de genelevde çalışan kişinin bir ufağı. Meliha artık evin annesi rolünü üstleniyor 11 12 yaşındaki çocuk. Ablaları bunlara para yolluyor öyle hayatta kalıyorlar 3 5 yaşlarındaki ufak erkek çocukları marangoza işe giriyor o şekilde çocukluklarını geçiriyorlar. Gün geliyor ablalarını aradıklarında ablalarının 7 yerinden bıçaklandığını ve bu şekilde öldüğünü öğreniyorlar. Herkes perişan felan derken çocuklar çalışmaya başlıyor. Kızlar terzide oğlanlar da marangozda. Bu şekilde geçim sağlanıyor. Sonra herkes evleniyor derken meliha ev sahibiyle mecburi bir evlilik yapıyor. Adam Meliha'yı sürekli dövüyor derken 2 tane çocuğu oluyor Meliha'nın. Daha sonra evde bir yangın çıkıyor Meliha'nın büyük çocuğu yangında hayatını kaybediyor. Meliha'nın bilinen hikayesi bu.
(SPOI ENDS)
Meliha kaliteli bir işlenmiş bir karakter ve çok derin bir karakter. Dizide en çok göreceğiniz kısım Meliha karakterinin olacak.
Salih Bademci ve Hande Doğandemir'in canlandırdığı "Mehmet ve Nesrin" çifti. Bu ikilinin 2 tane de çocukları var. İlginç bir aile zenginler ama sorunları var. Açıkcası özellikle Salih Bademci çok iyi bir oyunculuk sergilemiş çok beğendim.
(SPOI ALERT)
Şimdi başlayalım karakterleri özetlemeye. Nesrin kişisinin pek bir geçmişini göremediğimizden sadece şu anını anlatacağım. Mehmet aşırı kıskanç psikolojik sorunları olan herşeyi şiddetle kavgayla çözen birisi. Nesrin dayak yiyen eş ve çocuklar da şiddet görüyor. Nesrin psikoloğa ayrılmak istediğini söyleyerek gidiyor. Mehmet kadını senelerce dövmüş.
Mehmet'in hikayesi de şu şekilde, çocukluğunda sürekli babasından dayak yiyen bir çocuk. Tüm ailesinden özellikle de babasından sürekli şiddet gören neredeyse her gün dayak yiyen ve bilimum bir çok sebepten ötürü dayak yiyen bir çocuk. En çok dayak yeme nedeniyse cılız ve hasta olması. Çocukluğu tramvatik geçerken ailesi abisini seviyor abisini asla dövmüyor ama diğerleri sürekli Mehmet'e fiziksel ve psikolojik şiddet uyguluyor. Gün geliyor askere gidiyor ve askerde de ne bir ziyaret ediliyor ne bir mektup telefon derken Mehmet aşırı sinirli eve geliyor ve ortalığın tabiri caizde amına koyuyor. Ardından ailesi bunu sinirli halde görünce Mehmet'i adam yerine koyuyor ve mehmetin her konudaki çözüm yolu şiddet oluyor. Çocuğunu da cılız diye döven Mehmet'in hikayesi galiba 4. bölümde bitiyor.
(SPOI ENDS)
Kaliteli oyunculuklar çıkarmışlar oyuncu da işini layığıyla yapmış ben beğendim.
Oyunculardan bahsetme kısmı bitti şimdi biraz da teknik detaylara geçeyim.
Dizinin ana konusu psikolojik rahatsızlıkları olan insanların ve psikoloji danışmanlarının aralarında geçen muhabbeti anlatıyor desek doğru olur. Bölüm sürelerinin çok uzun olduğunu söylemek gerekiyor, oralama 150dk diyebiliriz. Ondan dolayı çayınızı kahvenizi çerezinizi ve peçetenizi alıp ekran başına geçin. Sulu gözlü ya da hassas kalpliler için pek tavsiye etmediğim bir dizi. Çünkü çoğu yerinde gözlerinizi doldurabilecek sahneler var ve bu sahneler esnasında çalan müzikler ve yapılan oyunculuklar tek kelime ile ifade edilirse "MUHTEŞEM" bir Türk dizisi beni bu kadar duygulandırıp gözlerimden yaş düşme eşiğine getirmemişti. Dizinin en çok sevdiğim yerlerinden birisi de 2 tane aptal insanın aşkından ve arasında geçen kimsenin ilgilenmediği ilişkilerinden daha ve umarım hiçbir zaman bahsetmiyor oluşu. Dizinin daha teknik detaylarını merak eden arkadaşlar için kısa özet şu şekilde olacaktır:
Tür : Dram Psikolojik
Uyarlama Madalyonun İçi –Gülseren Budayıcıoğlu
Senarist : Banu Kiremitçi Bozkurt
Yönetmen : Cem Karcı
Başrol : Binnur Kaya Tülin Özen Burak Sevinç Meriç Aral Halit Özgür Sarı
Besteci : Fırat Yükselir
NOT: Dizinin bir kitap uyarlaması olduğunu bilmeyen arkadaşlar da yukarıda belirttim hangi kitap olduğunu.
Şimdi bence dizinin "+" ve "-" yönlerini kısaca ele almalıyım ve yazımı bitirmeliyim.
NOT : Dizi daha 4 bölümlük olduğu için çok +'sı az -' si olacaktır. Sebebi gayet basit, seyirci toplamak için çok kaliteli iş çıkarmaya çalışacaklar diye düşünüyorum ama bu başarının da her daim sürmesini istiyorum.
Dizide 2 aptalın aşkı anlatılmıyor. Daha çok toplumsal olaylara değindiğinden yaş kısıtlamasının üzerindeki herkes izlemeli bence. Psikoloğundan kahvedeki amcasına kadar herkes için ders niteliği taşıyan bazı yerleri var anlayıp yakalamasını bilene. Dizi sade yapılmış sürekli saçma sapan mekanlarda geçmiyor 1 2 tane farklı mekan dışında neredeyse hep klinikte ve kişilerin anlattıkları olayların gerçekleştiği yerlerde geçiyor. Bu da akılda kalıcılığı arttırıp " bu kimdi şimdi " ya da " bura nere" sorularıyla karşılaştırmıyor. İşi uzatmıyor uzun uzadıya bakışma sahneleriyle dolu değil dizi. Her saniyesi dolu dolu geçiyor. Ben duygusal şeyler izlemeyi sevmem ama güzel duygulandırıyor insanı burasını da iyi buldum. Oyunculuklar çok güzel olmuş sırıtan kimseyi görmedim daha hatta bazı yerlerde çok çok üst düzey işler ortaya çıkarılmış. Bir Türk yapımından beklemediğim bir iş ortaya serilmiş. Prodüktörler de kaliteli işler çıkarmışlar geçişler eski dönemde yaşanan yerledeki kıyafetler dizaynlar felan ince düşünülmüş güzel eklenmiş şeyler olmuş hep bunu da beğendim.
Eksi yönlerine geçeyim.
Notta da belirttim daha 4 bölüm olduğundan çok fazla eksi yönü yok dizinin ama 1 2 noktası var sıkıntılı olan.
Bazı yerler aşırı abartılmış Özellikle Melihanın hayatı. 5 tane 10 yaşlarında çocuğa ev veriliyor okula gitmiyorlar falan çok abartı bir hikaye olmuş. Melihanın kaliteli bir rol yapmasına karşın sürekli "Doktorum" demesi beni ara ara irite etmedi değil. Aynı şekilde Alya'nın da hikayesi bi tık abartıydı bunu ama kişilerin üstün oyunculukları kapatıyor diyebilirim sıkıntıları. Onun dışında psikolog sarılmıyor abi sarılsan bazıları icin herşey düzelecek sarıl be ablam artık izlerken benim sarılasım geldi Alyaya neyse bunları da hoş karşılayıp incelememi bitiriyorum.
Dizinin ilk 4 bölümüne 9/10 veriyorum.
NOT: ARKADAŞLAR BEN BİR ELEŞTİRMEN DEĞİLİM ONA GÖRE ATIP TUTUN VE TÜRK DİZİLERİNE KIYASLA YAPTIM YORUMLARIMI
submitted by yuzenpipi to KGBTR [link] [comments]


2020.09.25 14:37 sum-poopins Türkiye'de Sistematik Irkçılığın Kısa Bir Tarihi (1)

Türkiye'deki sistematik ırkçılık hakkında, olayları tarihi bir sıraya koyan ve özetleyen kısa bir yazı yazdım. Tek seferde çok uzun olacağı için parçalara böldüm, bu ilk kısmıdır. 1923-1955 arası olan kısmı kapsıyor.
- 1926'da 788 sayılı Memurin Kanunu çıkıyor. Bu kanuna göre, memur olmak için Türk olmak şart koşuluyor.
- 1928'de üniversite öğrencileri "Vatandaş, Türkçe konuş!" kampanyasını başlatıyor ve 1930'lar boyunca sürüyor. Bu kampanyada, azınlıklara umumi alanlarda Türkçe konuşmaları için baskı yapılıyor. Bunun kimi zaman şiddete döküldüğü veya Türkçe olmayan bir gazete okuyan azınlığın gazetesini yırtma gibi eylemlere dönüştüğü de oluyor. Öğrenciler ve basın tarafından baskıya uğrayan azınlıklar bu tutuma boyun eğmek zorunda kalıyor. Genel olarak bütün azınlıklara karşı bir tutum alınsa da, özellikle Yahudiler hedef alınıyor. Doğrudan devletten çıkmasa da, devlet bunu destekliyor. Örneğin, umumi yerlere asılan “Vatandaş, Türkçe Konuş!” flamalarını yırtan azınlıklar gözaltına alınmış fakat azınlıklara baskı yapan kişilere bir şey yapılmamıştır.
- 1926-1930 esnasında, Kürt grupların başlattığı Ağrı İsyanları gerçekleşiyor. Bu olaylar sırasında, Türkiye Cumhuriyeti tarafından, Zilan deresinde sığınan Kürtlere karşı Zilan Katliamı gerçekleştiriliyor. Zilan'a sığınan Kürtler arasında isyana katılanlar da katılmayanlar da vardı. Operasyon sonrası, sivil ve silahsız 15.000 kişi öldürülmüştür.
Devlet ideolojisinin uzantısı olan Cumhuriyet Gazetesi, operasyondan bahsederken, Kürtlerle ilgili şunları söylemiştir. "Bunların alelade hayvanlar gibi basit sevk-i tabiilerle işleyen his ve dimağlarının tezahürleri, ne kadar kaba hatta abdalca düşündüklerini gösteriyor… Çiğ eti biraz bulgurla karıştırıp öylece yiyen bu adamların Afrika vahşilerinden ve Yamyamlardan hiç farkı yoktur... Bunlar -tarihin şehadeti ile sabittir ki- Amerika’nın kırmızı derililerinden fazla kabiliyetli oldukları halde ziyadesiyle hunhar ve gaddardırlar… Dessas ve bedii hislerden, medeni temayüllerden tamamiyle mahrumdurlar. Bunlar asırlardan beri ırkımızın başına bela kesilmişlerdir... Bunlar (Kürtler) ayrıkotu gibi sardıkları toprakta intişar eder fakat bastıkları yere zarar verir mahluklardır. Birçok yerlere hastalık sirayet eder gibi sonradan yerleşmiş ve asli ahalisini -aşiret teşkilatındaki kuvvet sayesinde- körletmişlerdir."
Bu olayı takiben, 31 Ağustos 1930'da Milliyet Gazetesi'ne verdiği bir demeçte, İnönü şunları söylemiştir. "Bu memlekette Türk milletinden ve Türk cemaatinden başka milli mevcudiyet iddasına haklı bir ekseriyet yoktur." (Edit: Bu laf İnönü'ye ait ama biraz alakasız kalıyor. Başta paylaştığım laf farklıydı. Cemal Gürsel'e ait bir ırkçı laf İnönü'ye ait diye dolanıyor).
- 1934'te 2510 sayılı İskan Kanunu çıkarılıyor. Bu yasaya göre "Kasabalarda ve şehirlerde yerleşen ecnebilerin tutarı belediye sınırları içindeki bütün nüfus tutarının yüzde 10’unu geçemez. Ve ayrı mahalle kuramazlar." Ana dili Türkçe olmayanlardan "köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri [tekeline almaları]" yasaklandı. Azınlıklar, göç ettirildikleri yerde en az 10 sene boyunca oturmak zorunda bırakıldılar. Bu yasa Kürtlere karşı daha da sertti. Kürtler, "10 yıl sonra dahi İcra Vekilleri Heyeti kararı olmadıkça başka yerlere gidip yurt tutamazlar," deniyordu. Kürtler, yerleştirildikleri bölgedeki nüfusun %5'ini geçemiyordu.
- 1934'te, İskan Kanunu'nu takiben, Trakya Olayları gerçekleşiyor. Edirne, Keşan, Uzunköprü, Babaeski, Lüleburgaz and Kırklareli'nde göreli olarak yüksek Yahudi populasyonu bulunuyordu. Kimi iddialara göre, Nihal Atsız'ın Orhun dergisinde ve Cevat Rıfat Atilhan'ın Milli İnkılap dergisinde yazdığı Yahudi karşıtı ırkçı yazılar sonrasında, insanlar galeyana geldi. Yahudilere ait dükkanlar ve evler yağmalandı, Yahudilerin kendileri saldırıya uğradı. Bu olaylar sonucu, pek çok Yahudi mallarını yağmaya kaptırmış, mülklerini ucuza satmış ve kendileri de göçmüştür. Yaklaşık 15.000 Yahudi göç etmek zorunda kalmıştır.
- 1937-1938'de Dersim İsyanı gerçekleşiyor. İsyanın bastırılması sırasında, çok sayıda sivil de katlediliyor. Devletin yaptığı resmi açıklamaya göre, 6.868 kişi öldürülmüştür. Recep Tayyip Erdoğan'ın dilediği resmi özürde, bu sayı 13.806 olarak belirtilmiştir. Başka bir kaynağa göre, öldürülen sayısı 10.000'in üstündedir. Yine aynı yazıda belirtilen diğer bir kaynağa göre, öldürülen sivil sayısı 13.160'tır ve sürgün edilen sayısı 11.818'dir. Bölge halkı, isyan bastırılırken, askerler tarafından güzel bulunan kız çocuklarının kaçırıldığını bildirmiştir.
- 1941'de Yirmi Kur'a Nafıa Askerleri oluşturuluyor. Yani, Ermeni, Süryanı, Rum ve Yahudilerden oluşan özel birlikler kuruluyor. Zaten askerlik görevini yapmış azınlık kişiler bile tekrar askere alınıyor. O günleri yaşamış Bakırköy Belediyesi eski başkan yardımcısı Yervant Özuzun, uygulamanın nedenini "...onları işlerinden uzaklaştırarak ticari anlamda zor durumda bırakmaya, işlerini kapatmaya, devretmeye, ülkeye gönül bağlarını zedelemeye yönelik..." şeklinde belirtmiştir.
- 1942'de Varlık Vergisi çıkarılıyor. "Olağanüstü savaş koşullarının yarattığı yüksek kârlılığı vergilemek" şeklinde adlandırılsa da, pratikte gayrimüslimleri hedef alan ve ödemesi imkansız veya çok zor olan vergilerdir. Dönemin başbakanı Şükrü Saracoğlu, CHP grup toplantısında "Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz," demiştir. İstanbul'da tahakkuk edilen vergilerin %87'i gayrimüslimlere, %7'si müslümanlara yüklenmiştir. El koyulan varlıkların Türklere satılmasıyla, Saracoğlu hükümeti amacına ulaşmış ve "yerli ve milli" (aynı zamanda müslüman) bir burjuva kesimi oluşturulmuştur. Satılan mülklerin %67 civarı Müslüman Türkler, %30 civarı resmi kurum ve kuruluşlarca alınmıştır. "Hacı Ağa" lakabına sahip, muhafazakar ve zengin bir kesim oluşmuştur. Varlık Vergisi'ni ödeyemeyen kişiler, çalışma kamplarına yollanmıştır.
- 1955'te 6-7 Eylül Olayları gerçekleşiyor. Bu olaylarda, İstanbul'da yaşayan Rum azınlığa karşı toplu bir saldırı gerçekleştiriliyor. Resmi kaynaklara göre, 4212 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip ediliyor. Tarihi incelemelerde genel olarak kabul gören görüşe göre, bu olaylar dönemin hükümeti tarafından başlatılmıştır. Olaylarla ilgili açılan davaya iki rapor sunuluyor. İlki devleti sorumlu buluyor ve ikincisi MİT'in öncüsü olan MAH tarafından hazırlanıyor. 6-7 Eylül Olayları'nın bir MİT (daha doğrusu MAH) organizasyonu olduğu söylenmektedir.
Saldırıları "ateşleyen" olay, Atatürk'ün doğduğu evin Selanik'te bombalanmasıdır. Gazeteler bunu Yunanlıların yaptığını söylemiştir fakat daha sonra yakalanan bir Türk devlet çalışanı, bombayı kendisinin koyduğunu itiraf etmiştir. Yani, yalan bir haber ile Türkler, Türkiye'de yaşayan Rumlara karşı provake edilmiştir.
Resmi sayılara göre 11 kişi ölmüştür. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven'e göre ölü sayısının az oluşu gruplara "ölü olmasın" emri verilmesi sebebiyledir. Saldırganlar “Bugün malınıza yarın canınıza” diye slogan atmıştır. Polisler “Bugün polis değil, Türküz,” demiştir. 400 kadın tecavüze uğramıştır.
Orgeneral rütbesinden emekli olmuş, tuğgenerallik rütbesinde Özel Harp Dairesi (ÖHD) başkanlığı yapmış, Genelkurmay İstihbarat başkanlığı ve Milli Güvenlik Kurulunda üst düzey görevlerde bulunmuş Sabri Yirmibeşoğlu, "6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?" demiştir. ÖHD, derin devletin merkezinde bulunan bir örgüttür. Yirmibeşoğlu, olayların olduğu dönemde, yine bir derin devlet örgütü olan Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görev almaktaydı.
submitted by sum-poopins to svihs [link] [comments]


2020.09.21 21:47 cylaesh Liseye başladığımdan beri

Liseye başladığımdan beri okuldaki erkeklerin %86' sından çıkma teklifi aldım. (Kalan %18 götündeki boku silemiyordu bile zaten) Lisedeki en güzel zeki ve popüler kız olduğumdan bütün kızlar beni kıskanıyordu desu. Nasekenai desu yo ne,•-•,. Ama sanalda benim gibi mükemmel bir kızın arkadaşı olmak isteyecek bir sürü kişi vardır eminim desu^^Arkadaşım olmak isteyenler bana mesaj atsın, başvuru formu atacağım eğer arkadaşım olmaya layıksa onu arkadaşım yapacağım desu
submitted by cylaesh to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.13 21:39 karanotlar Arzulardan arın. Esrarengizi gör. Arzulara bürün. Arzu uyandıranı gör.

_Kalpteki incelik ise sevgi yaratır. Sözlerdeki incelik güven yaratır. Düşüncedeki incelik derinlik yaratır. Bunlara sahip olan insan ise her zaman kendini aratır. _Bir ülkede saraylar ne kadar çoksa, halk o ölçüde fakirleşmiştir. Saraydaki lüks ve pahalı şeyler ne kadar fazlaysa, tahıl ambarları o kadar boşalmıştır. Başkalarının yoksullaşması üzerine kurulmuş olan bu gösteriş, Haydutların yağmadan sonraki böbürlenmelerinden başka bi şey değil. Buna hırsızların cakası denir. Yol, bu değildir. Budur işte sahte YOL. _Halk açsa Bu üsttekilerin fazla vergi yemelerindendir. Halkı yönetmek güçse bu üsttekilerin her işe karışmasındandır. _Tasalanma sebebim bir bedenimin olmasıdır, Bedenim olmasaydı tasalanacak neyim kalırdı?" _İnsan ne kadar çok bilirse hükmedilmesi o kadar zor olur. Bu nedenledir ki eğiterek hükmetmek isyan getirir, cahil bırakarak hükmetmek mutluluk. _Sadece kendiniz olmak ile mutlu olduğunuzda ve kendinizi kimseyle kıyaslayıp, yarışmadığınızda, herkes size saygı duyacaktır _Kutlu kişinin kendi kalbi yoktur. Yetmiş iki milletin kalbidir onun kalbi. O kendi çocukları gibi bakar hepsine. İyilere iyiyim Kötülere de iyiyim. Çünkü iyiliktir ERDEM. Dost olana dostum Dost olmayana da dostum. Çünkü dostluktur ERDEM. Kutlu kişi sükûnet içinde yaşar. Geniş kalbi dünyaya açık. _Kutlu kişi isteksizliği ister. Değerliye değer vermez. _Mutsuzsanız geçmişte. Endişeliyseniz gelecekte. Huzurluysanız şu an da yaşıyorsunuz. _Brahman rahibi: “Komşunun tanrısını kendi tanrından çok sev!” _Görmek istemeyenden daha kör kimse yoktur. _Zorlanan bir şey, eninde sonunda eski durumuna geri dönecektir. _Başkalarını anlamak olgunluk, kendi kendini anlamak ise daha üstün bir olgunluktur. _Kayıp bazen kazançtan daha fazla yarar sağlayabilir. _Su gibi olmalısın. Kırılmamak için bükül. Düz olmak için eğril. Dolmak için boşal. Parçalan ki yenilen. _Bir insan, doğduğunda yumuşak ve güçsüzdür; öldüğünde, sert ve bükülmez. Bitkiler canlıyken yumuşak ve esnektir; öldüklerinde sert ve kuru. Bu yüzden sertlik ve bükülmezlik, ölümün yoldaşlarıdır, yumuşaklık ve narinlik hayatın yoldaşları. Yumuşaklık sertliğe, dirençsizlik kuvvete karşı zafer kazanır. Biçim alabilen şeyler sert olan şeylerden üstündür. _Zekice olmayan bir davranışa dahi zekice karşılık ver. _Konuşmadan önce düşün; Gereği var mı? Şefkat barındırıyor mu? Kimseyi incitebilir mi? Sessizliği bozacak kadar değerli mi? _Küçük kafalar kişileri, büyük kafalar fikirleri konuşur. _Bilge kişi kendi kişiliğini en sona koyar ama yine de en öndedir _En büyük iyilik su gibidir: sudaki iyi herkese yarar. Su bu iyiliği umursamadan yapar. _Kazanmak yada kaybetmek, hangisi daha iyidir? En iyi lider insanların ancak varlığından haberdar olduğu liderdir. _Tao Karıncayla imparator arasında fark gözetmez. Rahmetini iyiden de kötüden de esirgemez. _Dünya olduğu gibi olağanüstü güzel. _İyilik bilmez gökyüzü. En büyük iyiliği de budur işte. _Doğal olan güzeldir. İnsan içinden öyle geldiği için iyilik yapmalıdır, ödül beklediği için ya da cezadan korktuğu için değil. İçten gelmeden yapılan şeyler de uyum getirmez.
_Tao soyuttur. Ne yükselirken parlaktır ne de batarken karanlık. Tarif edilemez ve anlayışımızın ötesindedir. Başlangıcı ve sonu yoktur._Onu adlandırdık mı, onun sonsuzluğunu yitiririz. Çünkü her söylenen söz, her verilen ad şeyleri “Kendisi olamayandan” ayırır. _Su, TAO’nun simgesidir. O, yumuşak ve uysal, ama taşı yenecek kadar güçlüdür. En ince aralıklara bile sızar. Karşılık beklemeden çevresine hizmet eder. Her zaman en altta, insanların hor gördüğü yerlerde kalır. Bu yüzden de toplayıcı, birleştirici olur. Her yerde çevresiyle uyum sağlar. İçinde bulunduğu kaba uyar. Yine de hiç bir zaman kendi doğasını yitirmez... _Tao, her şeyin kaynağı olan “HİÇLİK”tir. HİÇ iken Bir oluruz. Bir’ken İki oluruz. İki iken Üç oluruz. Üç’ten bin bir tür oluruz. Hiçlik, karşıtlıklar dünyasının kaynağıdır. Birinin içinde ötekinden, erkekte kadından, kadında erkekten, ışıkta gölgeden, toprakta güneşten bir şey vardır her zaman. Her şey karşıtıyla vardır. (Ying Yang.) Tao içerdiği yol olma niteliğinin yanı sıra rehber olmasıyla, aslında aynı anda yapan ve yapılmakta olan gibi iki kavramı içinde barındırır: Hem yönetmen hem aktör, hem besteci hem melodi, hem seyrüsefer cihazı hem seyrin ta kendisi. Üstün insana Yol'dan söz etsen, gayretle işe sarılır. Nasipsize söylesen vay haline, kahkahaya güler. Gülmeseydi, yol, yol olmazdı. İnsanlar yeryüzünü izler, yeryüzü gökleri, gökler Yol'u izler. Yol ise olanı. _ Çılgınlar tanrısal vahiy ararlar Göğün-yerin işaretlerinde. Ben bilgelik ararım Zaman ve dünyanın işaretlerinde. _ Kimileri mucizeleri kutsal sayar. Ben mucize olmayanı kutsal sayarım… _Uyanmış insan işlenmemiş cevheri görür. _Bilge, gece içinde bir okyanus gibi, durgun ve sessizdir ama bir kış rüzgarı kadar yakıcıdır. Bilge kişi bulutlar gibi sürüklenir, belli bir yeri olmadan. yeni doğmuş bir bebek gibi kendini ifade etmeye çalışmaz. Bilge kişi bilir ki kişi yenilerek yenebilir ve yenerek yenilebilir. Bilge kişi kendine önem vermez, ama başkalarının ihtiyaçlarını duyumsar o alçakgönüllü ve utangaçtır, böylelikle diğerlerinin kafasını karıştırır.çocuk gibi görünür ve dinlenir. Bilge kişi kafasında yenmeyi kurmaz ki yenilsin, bir şeye sarılmaz ki yitirsin. bilgenin yolu kurnazlığa kaçmadan çalışmaktır. _Büyük iyilik su gibidir. Doğal olarak akar. Reddeden insana bile faydası olur. Tao gibidir. Bilge kişi de su gibi yaşar, arzusuz ve alçakgönüllü, entelektüel düşünceli, sevecen, adildir. Bilge kişi sessizce çalışır. Ne övgü ne de şöhret aramaz. Uyuyan bir bebek gibi nefes alır ve uyumu gözetir. _Tao yaratır ama saygınlık istemez ve yol gösterir ama karışmaz. Tao seyahat etmeden de bilinip gözlenebilir; ondandır bilge kişinin bakmadan her şeyi görmesi. Her nesne tao nazarında birer küçük evrendir; dünya kainatın küçük evreni, ulus dünyanın küçük evreni, köy ulusun küçük evreni; aile köyün küçük evreni, ve bedeni kişinin ailesinin küçük evrenidir; tek bir hücresinden galaksiye kadar…
Karar aklın durması halidir; karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar; çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz. _Kalite bir erdemdir! O kendini; mekandaki yaşantıda, düşüncedeki derinlikte, sevgideki cömertlikte, İfadelerdeki gerçeklikte İdaredeki düzende eylemdeki etkide doğru zamandaki doğru harekette gösterir. _Kendini bilen bilge. Başkasını bilen bilgilidir. Kendini yenen kudretli. Başkasını yenen kuvvetli Halinden memnun olan zengindir. Nefsini yenen iradeli. Yerini korumayı bilen kalıcıdır, Ölüp de yok olmayan ölümsüz. _Edimsizliğin her şeyden el etek çekmek, eylemsizlik demek değil, tutkulu, hırslı eylemlerden, doğadaki dengeye ters eylemlerden uzak durmak demek. İçine kapalılık demek değil, ukalalık, gevezelik etmemek, çevresine yaşamı ve tutumu ile örnek olarak yol göstermek demek. _Kutlu kişinin bu sınırsız iyiliği karşısında herkesin ağzı açık kalır. _Hep hiçlikte kalanlar görür onun özünü. hep varlıkta kalanlar görür onun yüzünü...” _Edimsizlik, yaşamın akışına aykırı olan eylemlere girişmemektir. _Ezecekler mi birini. Büyütürler onu alabildiğine. Zayıf mı düşürecekler birini. Güçlendirirler onu alabildiğine. Yok edeceklerse birini. Geliştirirler onu alabildiğine. Alacaklar mı elindekini onun. Ona verirler önce bol bol. Budur görmek görünmezi. Yumuşak yener serti. Zayıf yener güçlüyü. Çıkarma balığı derinden. Sırdır düzen. Ele verme sırrını. _Eskinin yetkin ustaları Özlü ve gizemliydiler. Derindiler erişilip bilinmez. Kışın bir ırmağı geçer gibi Çekingen, Komşuların gözü altında gibi Dikkatli, Konuklar gibi sakıngan, Eriyen buz gibi geçici, İşlenmemiş balçık gibi şekilsiz, Vadi gibi geniş. Sis gibi bulanık… _YOL'u yitirmeyen doygunluğu aramaz. Doygunluğu aramayan kalır dolmadan. Hep açık yeni yetkinliğe. _Fazla söz boşa zahmet. İyisi mi içindekini tut içinde. _Su gibidir yüce iyilik. İyidir ki su Binbir türe yarar verir dayatmasız. İnsanların hor gördüğü yerlerde. _En yüce hakanların varlığını Bilmezdi halk. Ne sakıngandı değerli sözleri. İşlerini görürlerdi onlar ve yoluna girerdi. Sonrakiler sayıldı ve sevildi Sonrakilerden korkuldu _Ahlak yok olduğunda doğru davranış biter ve çıkarcılık ortaya çıkar. Çıkarcılık; düzensizliğin başlangıcıdır. _Beş renk gözü kör eder, beş sesse, kulağı sağır. Beş çeşni, tat alma duyusunu köreltir. Fazla düşünmek zihni zayıf düşürür, arzular ise kalbi öldürür. Denge ve ihtiyaç önemlidir. _Bir şeyi daraltmak istiyorsan, Önce onu genişletmelisin. Bir şeyi zayıflatmak istiyorsan, Önce onu güçlendirmelisin. Bir şeyden ayrılmak istiyorsan, Önce onunla birleşmelisin. Bir şeyi almak istiyorsan, Önce onu vermelisin. Buna “ ince kavrayış” denir. _Lao Tse ise toplumdaki çürümenin ahlak dersi verme ve politik önlemler almayla giderilemeyecek kadar derin olduğunu düşünüyordu. Tersine, tüm töreler, kurallar, ahlak, politik girişimler kötülüklerin asıl kaynaklarıydı, insanların doğallıklarına dönmeleri, her türlü tutku ve bencillikten kurtulmaları, toplumsal norm ve değerlerden vazgeçmeleri gerekiyordu. _Derler ki, tüccarın iyisi malını öyle saklarmış ki, onu gören yoksul sanırmış. Arif ve ERDEM’li kişi de odur ki, gören budala sanır, iyisi mi, Siz vazgeçin şu gururlu, hırslı, kibirli halinizden, bırakın şu yakışıksız çabalarınızı “Emirlerle yönetip cezalarla düzenlersen halk yılgın ve utanmaz olur. ERDEM’le yönetir ahlakla düzenlersen halk utanmayı öğrenir ve iyiye yönelir.” Ama gerek “ahlak”, gerekse “yönetme” ve “düzenleme” çabalarının kendisi huzursuzluğun asıl kaynağı Lao Tse’ya göre! _ Asıl tehlikenin büyüğü, asıl sakınılması gereken şey “hortlaklardan” da önce, insanlığa hizmet etme aşkıyla hortlaklara savaş açan kutlu kişiden gelebilecek zarar. _Günümüz yönetimlerinin “tüketim olanakları verip halkı pasifleştirmek” ve “basit halkı bilgisiz bırakmak; aydınların ise gözünü yıldırıp eyleme girişme cesaretini kırmak” türü yöntemlerini kaçınılmazlıkla anımsatıyor bunlar! _Doğru yaşamayı bilen Geçsin ülkeyi bir uçtan bir uca. Rastlamaz tek gergedana kaplana. Geçsin bir ordunun içinden. Ne zırh yarar ne kılıç. Gergedan bulamaz boynuz saplayacak yer. Kaplan bulamaz tırnak geçirecek yer. Kılıç bulamaz keskinliğini gömecek yer. Neden? Çünkü ölümlü yanı yoktur onun. _Yücelerden bilge YOL’u duyunca. İzler onu uyumla. Alçakçalardan bilge YOL’u duyunca Güler ağız dolusu Ve gülmezse bil ki Doğru YOL değildir o. _Bütün keskinlikleri körelt, Bütün düğümleri çöz, Her şeyi birbirine kat. Sır olan Ayniyet, işte buradadır. Sen, ona yaklaşamazsın, Onsuz da yapamazsın. Ona bir hayrın olmaz, Zararın da olmaz. Ona şeref veremezsin, Onu aşağılayamazsın da. Dünyada hiçbir şey onun kadar asil olamaz. _Nesnelere ve kavramlara verdiğimiz anlamlar arzuları ve amaçları doğururlar. İyi ve kötü, alçak ve yüksek, aydınlık ve karanlık gibi. Bu anlamlardan kopmamız arzu ve amaçlarımızdan ayrılmamız sonucu eylemsizliğe varırız. Eylemsizlik bir kere kavrandığında uyumlu yaşama geçiş kapısı açılır. Geçmişin pişmanlıkları ve gelecek kaygısı ve planları gibi gerçek yaşamdan koparan etkiler aynı zamanda insan yaşamında bir tür dengesizlik hali yaratır. Uyumlu yaşam ve doğal akış insanın içinde bulunduğu an ile bütünleşerek yaşamasını sağlar. Bu uyuma yolu izlemek denir. Yol anlamına gelen tao kelimesiyle kastedilen budur. _Kimileri mucizeleri kutsal sayar ben mucize olmayanları kutsal sayarım. Çılgınlar tanrısal vahiy ararlar. Ben bilgelik ararım. _Olgunlaşır varlıklar. Sonra dönerler kaynaklarına. Kaynağa dönmek huzur demek. Huzur amaca varmak demek. Amaca varmak sonsuzluk demek. Sonsuzluğu kavramak aydınlık demek. Sonsuzluk kavranmadı mı Uyumsuzluk gelir. Sonsuzluğu kavrayan hoşgörülüdür. Hoşgörülü demek adil. Adil demek egemen. Egemen demek kutsal. Kutsal demek YOL'da YOL'da demek kalıcı… _Kutlu kişi örnek olur dünyaya. Çevresine ışık saçmaz ve aydınlanır. Kendisine değer vermez ve yüceltilir. Kendini övmez ve yarar verir. Kendini öne koymaz ve kalıcılaşır. Çünkü savaşmayanla Kim savaşabilir dünyada _Biliyorsam biraz doğru YOL’da yaşamı. Tek korkum yolu yitirenlerdendir. Sapanlardan dar sokaklara doğru. YOL dururken _Sağlam kök salan sökülmez. Sıkı tuttuğun çalınmaz. _ERDEM’le dolu kişi Benzer yeni doğmuş bebeğe. Yılan çıyan sokmaz Vahşi hayvan saldırmaz Alıcı kuş paralamaz İncedir kemikleri kasları yumuşaktır ama Yine de sımsıkı yapışır tuttuğuna Erkek dişi nedir bilmez ama Yine de kalkar pipisi Çünkü dopdoludur hayat tohumuyla _Keskinliğini körelt. Karmaşalarını çöz. Parlaklığını sönükleştir. Tozuna karış dünyanın. Budur gizli Bir’e varmak. Buna erişeni Ne sevgi yaralar ne soğukluk Ne kazanç yaralar ne kayıp Ne saygınlık yaralar ne utanç Ki en saygın olur göğün altında _Baştaki sakin ve edimsizse Halk dürüst ve temiz olur Baştaki zeki ve kurnazsa Halk hilekâr ve güvenilmez olur _Büyük ülkeyi yönetmek Küçük bir balık kızartmaya benzer. _Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır. _Ayaksız yürümek. Kolsuz dövüşmek. Saldırısız yenmek. Silahsız durdurmak. En büyük talihsizliktir küçümsemek düşmanı. Küçümseyen korkarım yitirir hazinesini. _Bilmediğini bilmek büyüklüktür. Bildiğini bilmemek eksiklik. _Emretmeden yönetebiliyorsanız lidersiniz. Lider ol, ancak efendi olma. _Düşlerini neyle suladığına dikkat et. _Kendi aczinden onur duymaya kuvvet denir. _Henüz gülümsemeyi öğrenmiş bir bebek gibi. durgun ve ifadesizim, _Eğer ki halkın korktuğu biriysen, Sen de halktan kork _Çok bilenler konuşmaz, çok konuşanlar bilmez _Üç hazinem var: Sadelik, sabır ve merhamet. _Bahar gelir ve çimenler kendiliğinden yeşerir. _Diğer insanların hakkınızda ne düşündüğünü kafanıza takarsanız,daima onların kölesi olursunuz. _Dostlarını kendine yakın tut, düşmanlarını daha da yakın. _Düşüncelerinizi değiştirin, hayatınız değişsin. _Tanrı size istediğiniz insanları değil, ihtiyacınız olan insanları verir. _Gerçek bilge aydınlanmanın amaç değil, anlam olduğunu anlar. _Eğer pes edebilirsen güçlüsündür. Kötülüğe iyilikle karşılık ver. _Bir aile iç ahengini yitirdiği zaman “hayırlı oğullar”dan söz ederiz. Bir devlet kargaşaya sürüklendiği zaman sadık devlet adamları”ndan _Dünyadaki herkes güzeli güzel olarak bilir Ve çirkinlik de bu yüzden vardır. İşte böylece, Varlık ve yokluk birbirini doğurur, Zor ve kolay birbirini tamamlar, Uzun ve kısa birbirini şekillendirir, Yukarı ve aşağı birbirini doldurur, Sesler ve tonlar birbiriyle uyuşur, Önce ve sonra birbirini izler. _İnsanların onay vermesini önemserseniz, onların mahkûmu olursunuz. _Düşlerini neyle suladığına dikkat et. Düşlerini endişe ve korkuyla sularsan, yaşamını boğan yabani otlar biçersin. Düşlerini iyimserlikle, çözümlerle sularsan, başarı biçersin. _Kalbinizde yeşil bir ağaç bulundurun, belki şakıyan kuşlar gelir. _ Erdeme haiz olanlar kusur aramaz. Kusur arayanlar erdeme haiz değildir _ Orada oturup sessizce tefekküre dalarak Zihnini temizleyebileceğini mi sanıyorsun? Bu, zihnini yalnızca daraltır, temizlemez. Tam uyanıklık akışkandır ve uyumludur; Her zaman ve mekanda vardır. Gerçek tefekkür işte budur. Dünyadan uzak durarak kim saflığa ve basitliğe erişebilir. Tao temiz ve basittir Ve dünyadan uzak durmaz. Neden basit şekilde ana-babanızı onurlandırmıyor, çocuklarınızı sevmiyor, kardeşlerinize yardım etmiyor ve en yüce doğruyu anlamak yerine, elinizde sıradan yöntemler bulunduruyorsunuz? Bu, gerçek saflık, gerçek basitlik ve gerçek ustalık olacaktır. _Bilmek ama yine de bilmediğini düşünmek en büyük hünerdir. Bilmemek ama bildiğini düşünmek ise hastalıktır _Zeka, bilgelik demek değildir. _Bir ağacın güzelliği hiçbir zaman kelimelerle ifade edilemez; bunu anlayabilmek için onu kendi gözlerinle görmelisin. Dil, bir şarkının melodisini yakalayamaz; onu anlayabilmek için kendi kulağınla işitmelisin. _Ermiş kişi yönetirken: Kalplerin boşalmasını ama karınların doymasını sağlar. İstekleri zayıflatır, ama kemikleri kuvvetlendirir. İnsanları daima alimlikten ve arzudan yoksun bırakır ve alimler bir eyleme geçmeye cüret edemez. Yaptıkları bundan ibarettir ve işte böylelikle düzensiz bir şey kalmaz. _Büyük işler başarıp şeref kazandıktan sonra bir yana çekilmesini bilmeli. _Büyük bir milleti yönetmek küçük bir balık pişirmek gibidir; fazla kurcalarsanız mahvedersiniz. _Sonsuz Tao, ne anlatılabilir olan, ne de ad verilebilir olandır. Her şeyin durmaksızın dönüştüğü ileri sürülerek, ona ad vermekle.. _Taoist cinsel uygulamalar - Özlerin Birleşmesi. Uzun yaşama ve ölümsüzlüğe ulaşmasının yöntemlerinden biri genç yaştaki bakirelerle cinsel ilişki kurmaktır. Tavsiye edilen 14 - 16 yaş aras..Chang Taoist cinselliğin yaşlı erkek - genç kız ilişkilerinde hayata geçirilebileceğini belirtirken, genç erkeklerin ise gençler yerine yaşlı kadınlarla ilişki kurmasının daha avantajlı olduğunu ileri sürmektedir _Konfüçyüs bir gün suyun içinde çırpınan adamı kurtardıktan sonra. coşkun suların içinde sağ kalmayı nasıl başardığını sormuş. 'Çok kolay!' demiş adam. 'Akıntı beni aşağı çektiği zaman daldım, yukarı ittiği zaman da su yüzüne çıktım.'" sertliğe karşı yumuşaklığın, tutkuya karşı tutkusuzluğunu, hoşgörüsüzlüğe karşı hoşgörünün, erkeğe karşı kadının yanını tutan bir öğreti bu. _ Hiçliğe dönendir Biçimlenmemiş biçim Aslı olmayan resim Karanlıktır kaostur _Ah daha ne kadar sürer yalnızlık. Herkes sevinç saçıyor. Bayrama gider gibi. Bir ben çekingen. Gülmeyi öğrenmemiş bebek gibiyim. Huzursuz savrulurum. Yersiz yurtsuz gibiyim. Herkes bolluk içinde. Ben unutulmuş gibiyim. Mağara gibi yüreğim. Uyumsuz ve karanlık Dünya insanları ışıl ışıl ah Bir ben bulanık su gibiyim. Dünya insanları kurnaz mı kurnaz. Bir ben kapalı kutu gibiyim. Huzursuzum ah deniz gibi. Dur durak bilmeyen girdap gibiyim. Herkesin hedefi var Bir ben aylak dilenci gibiyim Bir ben başkayım herkesten Ama değerlidir anadan alınan besin. __YOL’da bir oldun mu onlarla YOL’da olanlar da Hoşnut olur bundan. Yoklukta bir oldun mu onlarla. Yoklukta olanlar da Hoşnut olur bundan. Güven bulamaz güven göstermeyen. _Ayak parmakları üstüne kalkan sağlam durmaz. Dizlerini kırmadan yürüyen ilerlemez. Çevresine ışık saçan aydınlanmaz Kendine değer veren yüceltilmez Kendini öven yarar vermez. Böyle kişi yemek artığı yara irini gibidir YOL’a _Yüceliğini bilip alçaklığını yitirmeyen Olur göğün altında vadisi yerin _YOL doğurur. ERDEM besler, Büyütür, bakar, Geliştirir, tutar, Örter ve korur. _Yeryüzünün kaynağı var ki anası yeryüzünün. Her kim anaya bakarsa Yaşamı boyunca korkmasın bir şeyden Sonsuzluğu kucaklamaktır bunun adı _Ülkenin günahını kim alırsa üstüne. Başta gider tohum kurban töreninde. Ülkenin acılarını kim alırsa. üstüne Hakanı olur yeryüzünün _ERDEM’li kişi ERDEM’i bilmez Ondan ERDEM’lidir o. ERDEM’siz kişi Çabalar ERDEM’i Yitirmemeğe. Ondan ERDEM’sizdir o. ERDEM’de olan amaçsız. ERDEM’siz olan amaçlı.YOL’u yitirince ERDEM. ERDEM’i yitirince aşk. Aşkı yitirince adalet. Adaleti yitirince ahlak. Sadakat ve güven kıtlığıdır ahlak. Ve başıdır huzursuzluğun _Her şey Ya çoğalır azaldıkça Ya azalır çoğaldıkça _En büyük yetkinlik eksik görünür Ve sonsuz olur etkisi En büyük doğruluk eğri görünür En büyük yetenek aciz görünür En büyük belagat dilsiz görünür Soğuğu hareket yener sıcağı sükûnet Saflık ve sükûnet Bu ikisi ölçütüdür dünyanın _Ölümden korkmaz olursa insanlar Nasıl korkutursun ölüm korkusuyla? Ölümün sahibinin yerine öldürmek Marangoz yerine keseri ele almak demek. _Yaptığını kendi yaşamı için yapmayan Daha bilgedir yaşama değer verenden _TAO’nun özünü kavramanın yolu, hep hiçlikte kalmak, tutku ve isteklerden arınmaktır, TAO’nun özüne varacağım diye tutkularından kurtulmak için çabalayıp duran kişinin bu halinin de tutku dolu olduğunu hatırlatıyor _“Fincanı iki elinle tutarken, aynı anda dolduramazsın. _Hiç ile kaynak aynıdırlar. Yalnızca biz farklı adlar vermişiz. Maddesel ve tinsel her şeyin kaynağı olan TAO… _Toplum kuralları gerçekte toplumsal hastalıkların asıl kaynağı olduğunu gösteriyor. Devlet yönetiminin filozofların işi olduğu inancındadır. Basit halk, yüreğini huzursuz kılmaktan başka bir işe yaramayacak, ona ancak mutsuzluk getirecek olan tüm bilgiden uzak tutulmalıdır. Tutkularını aşmış, bilge kişi içinse durum başkadır: _Karın, Karanlık, gizli, sırlı hakikatin simgesidir._ __ İyilik bilmez gökyüzü. En büyük iyiliği de budur işte .“Sevgi, iyilik, insaniyet, bağlılık”…Taoculuk bu tür sevgiyi reddeder: Böylesi sevgi, kimilerini başkalarına karşı kayırmak demektir. Oysa TAO’nun, doğanın, dünyanın iyiliği, tarafsızlığında, kimseyi sevmeyip, kimseyi kayırmamasındadır. . _Taoculuk’ta ne geçmiş ne gelecek, yalnızca şimdiki yaşam vardır. _Zhuang Zi, Ölümün eşsiz bir “mutluluk” olduğunu savunur. _Yaradılış, doğa ananın koynunda sürekli olarak yeniden gerçekleşir…. _Vadi hiçliği simgeliyor. Her iki yönden de “vadi ruhu” TAO’yu çağrıştırıyor: ana rahmi” anlamına geliyor. “Karanlık dişinin kapısı” da, hem bin bir türün doğuşunun tablosunu çiziyor, hem de “sırlar sırrı” olan “tüm mucizenin kapısı”nı çağrıştırıyor. _Ying aydınlık, Yang gizemli karanlık ve ikisini birleştirem yaşam soluğu uyum… _Kong Zi yani Konfüçyüs “Başkalarının bana yapmasını istemediğimi ben de onlara yapmamalıyım” der… “ _Taoculuk’ta daha çok vurgulanan, bütünün parçalardan fazla bir şey olduğu olgusudur... Kitab-ı Mukaddes’te Tanrı, Peygamber Yeşaya’ya “Bilgelerin bilgeliğine son vereceğim, yok edeceğim usluların usunu!” diye seslenir. Yeni Ahit’te de Aziz Pavlus “Nerede zeki insanlar, nerede okumuş kişiler? Tanrı bu dünyanın bilgeliğini deliliğe çevirmedi mi?” diye alaya alır yetenekleri ve bilgeliğiyle övünenleri…Tao ise insanı kendi doğasıyla yüz yüze bırakıyor. _Halkın günahlarını, ülkenin acılarını üstüne alan dünyaya hükümdar olur _Kong Zi, Lao Tse’yı ziyaret ederek onun bilgisine başvurur. Lao Tse onun gururlu ve girişimci tutumunu eleştirir. Kong Zi sarsılmış ve Ustaya derin şekilde hayran kalmış bir halde öğrencilerinin yanına döner. Kong Zi öğrencilerine dedi ki: Kuşları bilirim, uçarlar. Balıkları bilirim, yüzerler. Hayvanları bilirim, koşarlar. Koşanı tuzağın ağı yakalar. Yüzeni oltanın iğnesi tutar. Uçana avcının oku erişir. Ama ya ejderhalar? Ya onlar nasıl yükselir rüzgârların bulutların üstüne de göğe ulaşırlar, bunu bilemem. Lao Tse’yi gördüm bu gün. Düşündüm: Acaba o da ejderha gibi mi?Lao Tse’nin bir “ejderha” gibi olduğunu anlatır. _Toplumsal değerleri ve yöneticilerin otoritesini insanlığın tüm acılarının kaynağı saydığı. _ Kong Zi eski gelenekleri öğrenmek için Lao Tse’ye geldi. Lao Tse ona dedi ki: Sizin sorduklarınız ancak kemikleri bile çoktan çürümüş insanların sorunları. Onlardan bugüne kalan yalnızca sözcüklerdir. Arif kişi zamanını bilir, arabası gelince biner, gelmezse de çıkınını toplayıp gider.
_Karşılaştırmalar yargılamalardır, _Övgü beklemeyen bilge kişidir. _Gereğinden fazla zorlarsan, en müthiş bıçak bile körleşecek. Çaresizlik ona hiçbir işe yaramayan, akordsuz yalanlar söyletecek. Bilgelik de akılla birleşip sağduyulu zekayı ışıldatacak. sabır en dolaşık ipleri bile düğümlerden kurtaracak, _Tabiat kasıtlı hareket etmez. Hiçbir varlığa iyi veya kötü niyeti yoktur. Tao da aynen tabiat gibidir. Tabiat tao'nun takipçisidir. Bilge kişi de böyledir. Tutkularından arınmış _Çömleği yapan kil değil boşluktur. _Kaos ortaya çıktığında, üstün insanın içsel dünyası düzenli ve sakindir. Topluma geri dönüşünde yardımcı olur. Kaos sona erdiğinde toplum tarafından görülebilir. _Çok daha iyidir basitliğini görmek ham ipeğin güzelliğinin ve işlenmemiş taşın; kişinin kendisiyle bir olmasından daha iyidir tao ile bir olması, bensizliğin geliştirmesi. _Butunlugu korumak icin boyun egmek kendini savunmayarak ayricalik kazanir. Eğilmek dik olmaktir; bos olmaksa dolu. Böbürlenen kişi aydınlanmamıştır, saygı görmez değerli insanlardan; böylece, hiç bir şey kazanmaz ve itibarı lekelenir. kibir aşırılıktır ve bilge kişi onlara ihtiyaç duymaz _Yaratıcı prensip birleştirir sonsuzluğa uzanır. Sonsuzluğa seyahat ederken değişmez özünü korur. En lüks yerlerde basitliğini korur. _Onurlu davranın ama alçakgönüllülüğü koruyun. _En büyük balık gölün dibinde yaşar ve bir ülkenin en iyi silahları kuytuda kilitli tutulmalıdır. Uysal ve nazik olan, sert ve güçlünün üstesinden gelebilir. _Gerçekten iyi insan haptığı iyiliklerden bihaberdir. _Liderin görevi nüfusun refahını sağlamaktır kendi refahını değil. _Bazen her şey ters görünür. Aydınlık karanlık. Doğru yanlış gibi, kolay zor gibi, pak olan kirli, ilerleme gerileme olarak görünür. En kötü anlarda dahi umudunu kesmez doğa-tao. Sen de öyle ol. doğru görünen bir dahakinde eğri görünebilir; zeka aptallık görünebilir, güzel söz söyleyiş patavatsızlık görünebilir; hareket soğuğu alt edebilir, durağanlık da sıcağı, ama hareketteki durağanlık tao'nun yoludur. _Sertin üstesinden ancak ona boyun eğen yumuşak gelir. _Aydınlanmış kişi arkadaş edinmekle ilgilenmez, ne de düşman kazanmakla; iyi ya da kötü ile, övgü ya da suçlama ile. bu tür bir tarafsızlık* insanın en üst halidir… _Keskindir ama kesici değil. Pivridirler ama hiç bir zaman delici değil. Parlaktırlar ama kör etmezler. Budur bilge kişinin eylemi. _Tasarlamadan hareket et; doğal bir şekilde çalış ve tatsızın tadını al; karmaşıktaki basiti ara… _Sorunlar ortaya çıkmadan önce yüzleşilirse kargaşanın önüne geçilir… _Uçsuz bucaksız yolculuklar ilk adımı atmakla başlar. Koca ağaç küçük bir fidandan oluşur _Irmağın ve akıntının hakimi denizdir, çünkü hepsinden alçaktadır. öğretmenin öğrencilerine yol göstermesinin en iyi yolu önde gitmelerine izin vermektir. _Tartışmalar kavgacılık yapmak yerine beklemeyi bilerek, üstüne gitmek yerine geri çekilerek kazanılabilir. büyük savaşlar kıpırdadığını belli etmeden ve gizlediği gücünü koruyarak hareket etmek, saldırmadan ele geçirmek silahtan başka şeyler kuşanmak sayesinde kazanılabilir. _Ülkedeki insanların karnı aç canları kıymetsiz olursa onlar da yönetimi alaşağı etmek için artık kendi canlarından geçerler… _Eğilmek bilmeyen savaşçı kendini ölüme mahkum eder ve eğilmeyi reddeden ağaç kolayca kırılır. onun için sert ve yoğun olanın yenilmesi yumuşak ve esnek olanınsa yenmesi mukadderdir… _İhtiyacından çoğuna sahip olandan alıp ihtiyaç sahiplerine dağıtmak tao'nun yoludur yüksektekini alçaltır, alçaktakini yükseltir… _Tezatmış gibi görünse de insanların aşağılamalarını kaldırabilen kişi yönetmeye uygundur. Önderlik etmeye uygun olan da ülkesinin felaketleriyle bizzat yüzleşendir. _Ne kadar azsa çoğalır, ne kadar çoksa azalır. Gerçek her zaman güzel güzel sözler de her zaman gerçek değildir. _Erdemli kişi kendi için tartışmaya gerek görmez çünkü bilir ki tartışmak yararsızdır. _Övgü beklemeden, ışığı saklamak,, aşırılıklar olmadan, kara aynayı temizlemek, arzuların bastırılması ,sakin ve hareketsiz, köke geri dönmek, ahlakin çürümesi, butunlugu korumak icin boyun egmek, değiştirilemeyeni kabullenmek, erdemli pasiflik arkadan önderlik etmek tek başına durmak
Tao Te Ching, Lao Tzu
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.09.11 16:30 bugpun1998 31 den sonrasini gulmekten okuyamadim

geri zekalı listesi
1- Hümanistler
2- Ancomlar
3- Home of seksüelliği savunanlar
4- Türk hariç etnik kökenlere saygı duyanlar
5- Serbest piyasayı savunanlar
6- Süpyancılar
7- Anime izleyenler
8- Dine inananlar(Spagetti canavarı hariç)
9- Amsalaklar
10- Discordda 7/24 lol oynayanlar
11- Lol oynayanlar
12- Fiziksel sporları takip edip takım tutanlar (Denizli sporu hariç)
13- Facebookta siyaset yapanlar
14- Rap dinleyenler
15- Mutlu olanlar
16- Amsalak olup olmadığını iddia edenler
17- Suratının yarısını paylaşan feminen varlıklar
18- Atatürk ve enver paşa düşmanları
19- Sigara ve alkole laf edenler
20- İstanbul türkçesi dışında konuşulan şivelere gülenler
21- Mesaja anında cevap verenler
22- Özenti orospu evlatları
23- Kekemeler
24- Filme diziye özenip türkçesini değiştirenler
25- Kükürtlerin kültürü olduğunu savunanlar
26- Irkçılar
27- Home of fobikler
28- Depresif orospu evlatları
29- İsmi kuranda geçenler
30- Kuran kursunda smackdown oynayanlar
31- ALĞDSKGPOĞASLGPĞASLGP
32- Alkol şişelerini sosyal medyada paylaşanlar
33- Sigara fotoğrafı paylaşanlar
34- 184ten uzun olanlar
35- Gözleri yuvarlak olanlar (ermeni gözü)
36- Asyalı kadınları çekici bulanlar
37- Pale ten rengi sevenler
38- İsmi 3 harfli olanlar
39- Soy adı fiil olanlar
40- İnternette fake isim kullananlar
41- Bakir olmayanlar
42- 2. dünya savaşındaki herhangi bir lideri iyi bir lider zannedenler
43- Nasyonel sosyalistleri ''ya abi onlar olmasaydı tıp gelişmezdi bu kadar gelişmiş olmazdık dünyayı 100 yıl ileri taşıdılar ya'' diye savunanlar
44- Japonca öğrenmeye başlayanlar
45- Kilolu insanlar
46- Zayıf insanlar
47- Kilosuyla kafayı bozup kalori sayan insanlar
48- Aşkenaziler
49- Müslümanlar
50- Eşitliğe inananlar
51- Herkese saygı duyulması gerektiğini düşünenler
52- Trap dinleyenler
53- Rap dinleyenler
54- Zencilerin yaptığı tek müzik türünü hiphop zannedip hayaında 1 kere bile blues dinlemeyen insanlar
55- Esmer sevmeyenler
56- 3 ismi olanlar
57- İnanç özgürlüğüne saygı duyanlar
58- Kendini aptal olarak görenler
59- Fazla rekabetçi olan insanlar
60- Yunan mitolojisine ilgi duyanlar
61- Facebook yorumlarında bir tartışma sırasında gördüğü cümleyi hayatının merkezine koyan insanlar
62- Anlamadığı kitaplardan alıntı yapanlar
63- Profilinde anime fotoğrafı olanlar
64- Asyalıların dünyanın en dejenere toplumu olduğunu kabul etmeyenler
65- Türklerin iyi bir devleti/kültürü olduğunu düşünenler
66- Sokratesi okuyup anladığını iddia eden ama sokrates denilen yavşağın hiç anlaşılacak bir şey söylemediğini bilmeyen insanlar
67- Freuddan alıntı yapanlar
68- Zerdüştün ilk 3 sayfasını okuyup nihilist takılanlar
69- ALSDMKGJMLKASGJMLŞKASGASLKGASĞG
70- Antidepresan kullananlar
71- Kendi kendine psikiyatrik/psikolojik teşhis koyanlar
72- Facebooktan sevgili bulanlar
73- Fotoğrafları editlemeye uğraşıp komikli görseller yapmaya çalışanlar
74- Komik olmayan insanlar
75- Japon oyunu oynayan insanlar
76- Amerikalıların en iyi kültüre/devlete sahip olmadığını düşünen insanlar
77- Türkiyede yaşamanın çoğu ülkeden daha iyi olduğunu bilmeyenler
78- İngilizce bilmeyenler
79- Biseksüeller
80- Yemek yapmayı bilmeyenler
81- Arabada müziği son ses açanlar
82- Rock müzik sevmeyenler
83- Klasik müzik dinlemeyenler
84- Hayatında hiç tiyatroya gitmemiş insanlar(okuldakiler sayılmaz)
85- Sosyal medyada ironik olmayarak ağlayan lucifer portresini paylaşanlaprofil/kapak fotoğrafı yapanlar
86- Avrupalıların asyalılardan büyük sikinin olduğunu düşünenler
87- Siyahilerin genetik olarak diğer etnik kökenlerden daha gelişmiş olduğunu kabul etmeyenler
88- Sanat filmi izleyenler
89- Fransız filmi izleyenler
90- İspanyol filmi izleyenler
91- 2000 yılından önce çıkmış herhangi bir şeyi sevenler (müzik hariç)
92- İngilizlerin dünyayı daha güzel bir yer yaptığını kabul etmeyenler
93- İngilizler olmasaydı şu an dinlediği müziklerin yüzde 90ının var olmayacağını bilmeyenler
94- Amerikalıların en aptal millet olduğunu bilmeyenler
95- Kadınlara saygı duyanlar
96- Cinsel yönelimini kişiliğinin merkezi belirleyen kişiliksiz yüzeysel insanlar
97- Facebook biosuna komik şeyler yazanlar
98- Pronounlara takılanlar
99- Şişkoseverler
100- Buraya kadar okuyanlar
101- Hırsızlık yapanlar
102- Irkıyla övünenler
103- Tembel insanlar
104- Kıvırcık saçlılar
105- Uzun saçlı erkekler
106- Çirkin translar
107- Çirkin insanlar
108- Çirkin olduğunu anlamayıp sosyal medyaya fotoğraf atanlar
109- Lolü kötü oynayanlar
110- Türk ismi olanlar
111- Liya/Miya/Mirel/Maya gibi yeni nesil ismi olanlar
112- Okulda en arkaya oturanlar
113- 1 kere bile kavga etmemiş insanlar
114- Mbti testini bilimsel zannedenler
115- Günde 6 saat ders çalışanlar
116- Astım olanlar
117- Yaz çocukları
118- Yaz sevenler
119- Aşık olanlar
120- Siki kalkanlar
121- Büyük meme sevmeyenler
122- Küçük memeliler
123- Kıl sevenler
124- Ayak fetişistleri
125- Bir insanı fetişlerine göre yargılayanlar
126- Annesini babasını öldürme planı yapanlar
127- Anime izlerken ağlayanlar
128- Rüya görmeyenler
129- Kahve sevmeyenler
130- Çay içenler
131- Kola içenler
132- Ice tea içenler
133- Ülker çikolatalı gofret sevenler
134- Düzenli kitap okumayanlar
135- İsmi mehmet olanlar
136- Militaristler
137- How I met your mother ve Friends sevenler
138- Nirvana sevmeyenler
139- Uyuşturucuyu rapçilerden öğrenenler
140- Batman sevenler
141- Superman sevmeyenler
142- Dcnin iyi film yaptığını savunanlar
143- Marvel filmlerinin iyi olduğunu savunanlar
144- Marvel filmlerindeki aktöaktrislerin iyi aktöaktris olduğunu düşünenler (RDJ hariç belki)
145- Seri katillerle alakalı videolar izleyenler
146- Komplo teorilerine inananlar
147- Thom Yorke'un geleceği gördüğüne inanmayanlar
148- AC/DC sevenler
149- ASMR dinleyenler
150- Lilia oynayanlar
151- OTPler
152- Trendyol linki paylaşanlar
153- Twitch izleyenler
154- Vtuber izleyenler
155- Komünist bir aktivistle aynı ismi paylaşanlar
156- Soy adı koç olanlar
157- Soy adında Türklükle alakalı bir şeyler geçenler
158- Annesi üzülmesin diye intihar etmeyenler grubunda takılanlar
159- İstanbulda yaşayanlar
160- Ege bölgesinde yaşanlar
161- Karadenizde yaşayanlar
162- Burnu büyük olanlar
163- En az 3 dil bilmeyenler
164- Lolde 1800lp altı kasanlar
165- Lolde ban yemeyenler
166- Metin2 oynayanlar
167- Bir şey yapacağım diyip yapmayanlar
168- İsmi s ile başlayanlar
169- İsmini sevmeyenler
170- Flashı f de kullananlar
171- Msnde yılmazı silmeyenler
172- Netflix kullanmayanlar
173- Iphone kullananlar
174- Youtuberların yaptığı şarkıları dinleyenler
175- FPS oyunu oynayanlar
176- Türkanime kullananlar
177- Hentai izleyenler
178- Kendinden küçük insanlara ilgi duyanlar
179- Parayı hayatının merkezi yapmayan insanlar
180- Evlenip mutlu mesut yaşayacağına inananlar
181- İsmi Murat olanlar
182- İsmi Umut olanlar
183- Yu-gi-oh sevenler
184- Persona oynayanlar
185- Persona 5 sevmeyenler
186- Dark Souls sevenler
187- Death Grips dinleyenler
188- Piercing yapanlar
189- Mecha izleyenler
190- Anime kızı kapıştıranlar
191- FFXV yükleme ekranını izleyenler
192- Gacha oyunları oynayanlar
193- Soy adı Kılıç olanlar
194- Dostoyevski sevenler
195- İsmi Tolga olanlar
196- Dedesinin ismi Hayrullah olmayanlar
197- Ailesinden nefret edenler
198- Çocukken sokakta bir sincap görüp o sincapı sapanla vurup öldürtükten sonra hiçbir şey hissetmediğini farkedip ''acaba bir insanı öldürsem de hala hiçbir şey hissetmemeye devam eder miyim'' diye içinden geçirmiş olan insanlar
199- Popculture referanslarını anlamayanlar
200- Tarantinonun iyi film yapmasının tek sebebinin ayak fetişisti ve çirkin olması olduğunu bilmeyenler
201- Community izlemeyenler
202- Sembolizmi önemli bir şey sananlar
203- İnsanların annesine durup dururken küfür edenler
204- Brad Pitt'i yakışıklı bulmayanlar
205- Barbara Palvin'e 100 üzerinden 50+ verenler
206- Sevgili yaptıktan sonra arkadaşları ile konuşmayı bırakanlar
207- Kendinden nefret edenler
208- 165ten kısa olanlar
209- İsmi Muhammed olanlar
210- Annesi babası olanlar
211- Yetimler
212- Amputeler
213- Gülüşü çirkin olanlar
214- Unisex ismi olanlar
215- Türk olanlar
216- İlkokul/ortaokul/lise/üniversite mezunu olanlar
217- Meslek sahibi olanlar
218- Türklerin yemeklerinin aslında arap yemeği olduğunu bilmeyenler
219- Lahmacun sevmeyenler
220- Deniz ürünleri sevmeyenler
221- Küçük asya mutfaklarını sevenler (Tayland/Tayvan/Hindistan)
222- Eti çok pişmiş sevenler
223- Light kola içenler
224- Fanta/Yedigün sevenler
225- Kadınlara ilgi duyanlar
226- Parasocial ilişkileri olanlar
227- Çin markası telefon kullananlar
228- En az 1 kere kuran okumuş olanlar
229- Minecraft oynayanlar
230- Türkçe youtube kanalı takip edenler
231- Barış Özcan takip edenler
232- Hayatında en az 1 kere Ruhi Çenet izlemiş olanlar
233- 81 ilin en az 1inde doğmuş olmak
234- Hajime No Ippo izlemiş olanlar
235- Sokra-Desu sayfasını takip edenler
236- İsmi Volkan Nuri Binici olanlar
237- Opera browser kullananlar
238- En az bir Discord sunucusunda moderatör olanlar
239- Yüzünü yıkayanlar
240- İşeyenler
241- Bardaktan su içenler
242- Makarnayı yoğurtla yiyenler
243- Salata yiyenler
244- İsmi Elif olanlar
245- Aşık Veysel sevenler
246- Polisiye sevenler
247- Fringe sevmeyenler
248- Türk dizisi izleyenler
249- Yabancı dizi seyredenler
250- K-pop dinleyenler
251- J-pop dinleyenler
252- Anime ostsi dinleyenler
253- Naruto izleyenler
254- Saçını boyayanlar
255- Manga okuyanlar
256- Saçını kestirenler
257- Saçını uzatanlar
258- Karpuz sevenler
259- Kavun sevenler
260- Pazara gidenler
261- Bim'den alışveriş yapanlar
262- A101'den alışveriş yapanlar
263- Çiçek yetiştirenler
264- Köyde yaşayanlar
265- Evcil hayvanı olanlar
266- Pantolon giyenler
267- Slip külot giyenler
268- Kaslı olanlar
269- Şişmanlar
270- Discord'da ekran paylaşanlar
271- Omegle kullananlar
272- Nude isteyenler
273- Süslümanlar
274- Akp düşmanları
275- Intel işlemci kullananlar
276- AMD işlemci kullananlar
277- Ekran kartı olanlar
278- Ram kullananlar
279- Ruj sürenler
280- Apolitikler
281- Y kuşağı
282- Z kuşağı
283- Dokunmatik telefon kullananlar
284- Ders çalışanlar
285- Tuşlu telefon kullananlar
286- Hayatında en az 1 kere dershaneye gitmiş olanlar
287- Event isteyenler
288- Control+c, Control+v yapanlar
289- Geri zekalı listesi yapanlar
290- Atatürk'ü sevenler
291- Tayyip'i sevmeyenler
292- Facebook sayfası olanlar
293- Berak Albayrak'ın kötü bir ekonomist olduğunu düşünenler
294- Türk lirası harcayanlar
295- Hayatında en az 1 kere istiklal marşı okumuş olanlar
296- Şafak sönmeyeceği için korkmayanlar
297- Kemal Sunal'ı komik bulanlar
298- Tencere yemeği yiyenler
299- Televizyonu olanlar
300- Babasının sakalı olanlar
301- Bıyık bırakanlar
302- Sakalını kesenler
303- Sakalını kesmeye üşenenler
304- Discord'a gelen ouz
305- Discord'da mikrofonu kapalı olanlar
306- İronik olmayarak emoji kullananlar
307- İronik olarak emoji kullananlar
308- WhatsApp kullananlar
309- Biz diyenler
310- King diyenler
311- Yok mu diyenler
312- Var mı diyenler
313- O ses Türkiye izleyenler
314- Survivor takip edenler
315- Magazin takip edenler
316- Twitter kullananlar
317- Ekşi sözlük kullananlar
318- 208. maddeye ayıp oluyor diyenler
319- 319 Kilodan az olanlar
320- Muz sevenler
321- Baklava sevenler
322- İyi Türkler de var diyenler
323- Köpekler kedilerden iyi diyenler
324- Kedi videosu izleyenler
325- Kedi videosu paylaşanlar
326- Ermeniler
327- İsmi 3 harfli olan ermeniler
328- 325ten 327ye atlayanlar
329- Lazlar
330- Profil fotoğrafı olanlar
331- Sakaryada yaşayanlar
332- Ece'yi rüyasında görenler
333- Ömer'e gülenler
334- 2 yıldır para biriktirip bilgisayar alamayanlar
335- Bilgisayarı minecraft oynarken kapananlar
336- Faturacıda çalışanlar
337- Fatura ödeyenler
338- Fatura öderken kuş sevenler
339- Andımızı ezbere bilenler
340- İsmi İrem olanlar
341- Soy adı Duman olanlar
342- Alarm kuranlar
343- Uyuyanlar
344- Uyananlar
345- Uyumakla ilgili depresif cümleler kuranlar
346- Kör olanlar
347- Köri sosu sevenler
348- Franchise yemek yiyenler
349- Acı çekenler
350- Şefim 349 çok acı çekmiş
351- Annesini sevmeyenler
352- Babasını dövmeyenler
353- Nişantaşı'ndan burs alamayanlar
354- Soy adı kılıç olanlar
355- Benim adım ''....'' diye başlayıp adını söyleyenler
356- Soy adı Giovanna olanlar
367- Jojo izleyenler
368- Aynı maddeyi 3 kere yazanlar
369- Soy adı Akyüz olanlar
370- Kanser çocuklar
371- Translar
372- Femboylar
373- Benim suy adımı bilmeyenler
374- Furryler
375- Azgınlar
376- Azgın olmayanlar
377- Soy adında Gün olanlar
378- Soy adında Ay olanlar
379- Abi diyenler
380- Bu ne diyenler
381- Abi bu ne diyenler
382- WTF yazanlar
383- BTW yazanlar
384- BGYliler
385- Benimle arkadaş olanlar
386- Hemşireler
387- Hemşeriler
388- Ensest sevmeyenler
389- Cennet mahallesi izleyenler
390- Kelime daramcığı dar olanlar
391- Öğretmenler
392- Ateistler
393- Deistler
394- Maymun paylaşanlar
395- Smackdown izleyenler
396- Jeff Hardy sevmeyenler
397- Kürt Ahmet'i sevmeyenler
398- İsmi Aybars olanlar
399- Hukuk okuyanlar
400- İsmi Nisa olanlar
401- Nisa suresi 36. ayeti okuyup hala müslüman olanlar
402- İsmi a ile başlayanlar
403- İsmi b ile başlayanlar
404- İsmi c ile başlayanlar
405- İsmi ç ile başlayanlar
406- İsmi d ile başlayanlar
407- İsmi e ile başlayanlar
408- İsmi f ile başlayanlar
409- İsmi g ile başlayanlar
410- İsmi ğ ile başlayanlar
411- İsmi h ile başlayanlar
412- İsmi ı ile başlayanlar
413- İsmi i ile başlayanlar
414- İsmi j ile başlayanlar
416- İsmi k ile başlayanlar
417- İsmi l ile başlayanlar
418- İsmi m ile başlayanlar
419- İsmi n ile başlayanlar
420- İsmi o ile başlayanlar
421- İsmi ö ile başlayanlar
422- İsmi p ile başlayanlar
423- İsmi r ile başlayanlar
424- İsmi s ile başlayanlar
425- İsmi ş ile başlayanlar
426- İsmi t ile başlayanlar
427- İsmi u ile başlayanlar
428- İsmi ü ile başlayanlar
429- İsmi v ile başlayanlar
430- İsmi y ile başlayanlar
431- İsmi z ile başlayanlar
432- İsmi q ile başlayanlar
433- İsmi x ile başlayanlar
434- İsmi w ile başlayanlar
435- İsmi lamelifle başlayanlar
436- Sübhanekeyi bilmeyenler
437- Sübhanekeyi bilenler
438- TFT oynayanlar
439- Antivirüs programı kullananlar
440- Karbon bazlı canlılar
441- Protein tüketenler
442- Vücudunun yüzde 75i su olanlar
443- Bu listeye yardım edenler
444- Ergenken sivilceli olanlar
445- 20 yaş üstündekiler
446- 19 yaş altındakiler
447- Pedofili olmayanlar
448- İsmi Sena olanlar
449- Fifa oynayanlar
450- Buraya kadar okuyanlar
451- Yumurta yiyenler
452- Sebze yiyenler
453- İntihar edenler
454- Mehmet Pişkin
455- İsmi Mehmet olanlar
456- Chpye oy verenler
457- Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %0.27 oy alanlar
458- Hemen seçimden önce doğalgaz rezervi bulmayanlar
459- Cumhurbaşkanı olmayanlar
460- Almancılar
461- Almanlar
462- 1 yaşında olanlar
463- Amdan çıkanlar
464- İstanbul sözleşmesini destekleyenler
465- Karısını dövmeyenler
466- Kız kardeşine tecavüz etmeyenler
467- Rana'yı haksız bulanlar
468- Vur ipneyi kafasından vur
469- PUBG oynayanlar
470- PUBG mobil oynayanlar
471- Telefonunun bataryası olanlar
472- Doğumda ölen bebekler
473- Anayasa yazanlar
474- Kan şekeri düşenler
475- Swinger partisine katılmayanlar
476- Müzik dinleyenler
477- Arkadaşlarından yardım isteyenler
478- Arkadaşları olanlar
479- Sosyal olanlar
480- Asosyal olanlar
481- 3 boyutlu varlıklar
482- Anasını sikmeyenler
483- Ülkesine servis yapanlar
484- Amerikan filmi izleyenler
485- Çayı sütsüz içenler
486- Kaçak çay içenler
487- Çenobilde ölenler
488- Oy kullananlar
489- Maske takanlar
490- Corona olanlar
491- Heteroseksüeller
492- Sağlık görevlileri
493- Erken boşalanlar
494- Uykusunda boşalanlar
495- Beşiktaşlılar
496- Bilgisayarı ısınanlar
497- Klavye kullananlar
498- Yazım kurallarına uymayanlar
499- İnterneti kötü olanlar
500- Ayasofya'da namaz kılmayanlar
501- Osmanlıyı sevmeyenler
502- Felsefe okuyanlar
503- GTA oynayanlar
504- Migreni olanlar
505- I'm going back to 505
If it's a seven hour flight or a forty-five minute drive
In my imagination you're waiting, lying on your side
With your hands between your thighs
Stop and wait a sec
Oh, when you look at me like that, my darling
What did you expect?
I probably still adore you with your hands around my neck
Or I did last time I checked
Not shy of a spark
A knife twists at the thought that I should fall short of the mark
Frightened by the bite though it's no harsher than the bark
Middle of adventure, such a perfect place to start
I'm going back to 505
If it's a seven hour flight or a forty-five minute drive
In my imagination you're waiting, lying on your side
With your hands between your thighs
But I crumble completely when you cry
It seems like once again you've had to greet me with goodbye
I'm always just about to go and spoil a surprise
Take my hands off of your eyes too soon
I'm going back to 505
If it's a seven hour flight or a forty-five minute drive
In my imagination you're waiting, lying on your side
With your hands between your thighs and a smile!
506- Döner sevenler
507- İskender sevenler
508- Daft Punk sevmeyenler
509- Boş kelimesini çok kullananlar
510- Valorant oynayanlar
511- Discord'da lol gelcek var mı abi diyenler
512- Memelerin seksi bir şey olmadığını iddia edenler
513- Görüldü atanlar
514- İsmi Mert olanlar
515- İsmi Gürdal Adar olanlar
516- Siyahi'ler
517- Bir anda konuşmayı kesenler
518- Bipolar olanlar
519- Messenger grubu olan
520- Babaannesine en az 1 kere şiddet göstermemiş insanlar
521- Bağırsakları ağrıyanlar
522- Soy adı anime olanlar
523- INTJ olanlar
524- Pornhub hariç sitelerden porno izleyenler
525- Rüyasında tecavüze uğrayanlar
526- Skyrim oynamış olanlar
527- MGS sevenler
528- Kojima sevenler
529- PES'i Fifa'dan iyi bulanlar
530- Japonları sevenler
531- Burçlara inanmayanlar
532- Uzaya araba gönderenler
533- Cennetten arsa almayanlar
534- Cennetten çiçek toplamayanlar
535- İsmi ''Ulan''a benzeyenler
536- Pewdiepie izleyenler
537- En az bir kere yarrak yalamak istememişler
538- Patlıcanlı et yemeği dinleyenler
539- 1den fazla sevgilisi olmuş olanlar
540- En az 1 kere doktora gitmiş olanlar
541- Saksafon sevenler
542- Shrek ile alakalı en az 1 cinsel rüyası olmayanlar
543- Yalancılar
544- Erkekler
545- İsmi Atalay olanlar
546- 31 çekenler
547- Pokemon sevmeyenler
548- Polisten nefret etmeyenler
549- Tarkan'ın gay olmadığını düşünenler
550- Can Yaman'ı çekici bulanlar
551- Taner Tolga Tarlacı'ya gülenler
552- Atatürk'ün ilkelerini ezbere bilenler
553- Doları takip edenler
554- Otistik erkekler
555- Orhan Pamuk okumayanlar
556- Japon tarihine ilgi duyanlar
557- Midem bulanmaya başladı
558- Kan şekerim düşüyor
559- Başım ağrıyor
560- Risk Of Rain 2de huntress oynayanlar
561- Koyun tüccarları
562- 9 yaşında kızla evlenen peygamberler
563- Hira mağrasına giden araplar
564- Elindeki toprağı kuşa çevirenler
565- Gölü şaraba çevirenler
566- Kuyuya atılanlar
567- Spiderman sevmeyenler
568- Melisa isimliler
569- İsmi e ile başlayanlar
570- Japonca 3 kelime bilenler
571- Yılında doğmayanlar
572- Romatizması olmayanlar
573- Buraya kadar okuduysan gerçekten sorunları var
574- Dezenfektan kullananlar
575- Smackdown izleyip Cmpunk sevmeyenler
576- En az bir kere güreşmemişler
577- Home of sexuallar
578- Akdenizde yaşayanlar
579- Kuzey ve Güney izlemeyenler
580- Aşk-ı memnu izlemeyenler
581- The Office en iyi sitcom diyenler
582- Rick and Morty izleyenler
583- Reçel Tarçın Ersoğan sevmeyenler
584- İsmi İsmet olanlar
585- İnstagram kullananlar
586- Atak helikopteri esprisi yapanlar
587- Feminizmi kötü bir şey sananlar
588- Afrikalı'lara üzülmeyenler
589- Dersim bombalanmasını doğru bulanlar
590- İsmi çince olanlar
591- Spotify kullanmayanlar
592- Youtube Music kullananlar
593- İsmi Merve olanlar
594- Bu listede 10 tane kendi özelliğini görenler
595- İsmi fake olanlar
596- Boynuma kramp girdi
597- Gerçekten bu kadar uzun bir şey yazmak ne kadar mantıklı acaba
598- 1 yaşında öldürüldüm vsvs
599- 2012den önce 10 yaşına girenler
600- 23 şubatın önemini bilmeyenler
601- 602. maddeyi okuyanlar
602- 601. maddeyi okuyanlar
603- Ankara'da yaşayanlar
604- The Bomboks sevmeyenler
605- Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
609- Fiziksel formumu geride bırakıyorum
610- hz. Muhammed bu yılda mıı ölmüştü
611- Allahümme vebihamdik
612- Its john cena
613- Scoby Doo sevmeyenler
614- Allah'a inananlar
615- Lol oynamayanlar
616- Jojo izleyip gay olmadığını iddia edenler
617- İnternet gittiğinde uyuyanlar
618- Lucifer'ın yeni sezonunu izleyenler
submitted by bugpun1998 to KGBTR [link] [comments]


2020.09.10 19:46 Small_Virus_5137 Eski bir Chadim

Throwaway account açtım sadece yazmak için subu bugün keşfettim biraz gezindim.Türklerde böyle bi subun olmasını nedense hiç beklemiyodum neyse konuya girecek olursak
Evet arkadaşlar ben eski bir Chadim 190 boyum var sarışınım mavi gözlüyüm.
Neredeyse geçen seneye kadar tanıştığım her insan bana gerçekten yakışıklı olduğumu söyledi.
Benden nefret eden insanların ben gibi olmak istediğini duydum çok sonralardan.
Sokakta gezerken gerçekten yüzde 80 oranla kesilen bir insandım.(bu söylediklerimi göt kalklıklıgı olarak algılamayın durumu anlamanız için yazıyorum ve hiçbiri benim görüşüm değildir tipim konusunda)

Evet lise 2den 22 yaşıma kadar böyle bi hayatım vardı,hayatımda hiçbir kıza merhaba demememe rağmen takıldığım kızlar oldu.(Aşırı soğuk bir insanım insanlar ne kadar kessede yanıma gelecek cesareti bulamadıklarını hissediyorum ve arkadaşlarımın neredeyse hepsi bunu bana söyledi)

Dünya sikimde değildi utanmaz arlanmaz bir orospu cocuguydum gerçekten ve bu insanları çekiyordu sanırım.

Sonradan uyuşturucu batağına düştüm ciddi anlamda çok zayıfladım,saçlarım dökülmeye başladı tipim kaydı yani bildiğin ama bu bana bıraktığı en az kötü şey oldu.

O utanmaz arlanmaz orospu cocugu piç eleman gitti ve yerine duygusal,alıngan bi insan geldi(Ciddi anlamda depresyona girdim ve anksiyetem başladı)

Topluluğun önünde kendini rezil etmekten çekinmeyen insan garsondan su isterken sesi falan kesilmeye başladı.

Neyse bi şekilde bıraktım uyuşturucuyu tipim falan düzeldi fakat mental etkileri 1 gram eksilmedi.
Saçma gelebilir ama bu aura muhabbetine inanıyorum amınakoyayım kafamın içi o kadar leş ki o kadar depresif ki karşıdaki insan daha benle konuşmadan anlıyor ve yaklaşmıyor.

Son 1 sene içinde beni keserken yakaladığım kız sayısı ciddi anlamda SIFIR.

Biliyorum kimsenin sikinde değil lan aq oğlu tipin düzgün konuşması kolay diyebilirsiniz ama ben şunu anladım ki tipiniz dahi olsa mental açıdan sağlıklı olmadıkça hiçbir şey olmuyor.(Herkesin ağzına pelesenk olan abi hiç iyi değilim kafası değil altını çizerim)

Bunu buraya niye yazdım bilmiyorum belki içimi dökmek istedim bilmiyorum kurduğıum cümleler mantıklı mı onun bile farkında değilim.

Kendini açabileceğin bir grup bulmak güzel ama size tek tavsiyem karakterinizi buna göre şekillendirmeyin.
submitted by Small_Virus_5137 to turkincel [link] [comments]


2020.09.09 11:46 fgmer Gerizekalı insanlar tam liste

geri zekalı listesi
1- Hümanistler
2- Ancomlar
3- Home of seksüelliği savunanlar
4- Türk hariç etnik kökenlere saygı duyanlar
5- Serbest piyasayı savunanlar
6- Süpyancılar
7- Anime izleyenler
8- Dine inananlar(Spagetti canavarı hariç)
9- Amsalaklar
10- Discordda 7/24 lol oynayanlar
11- Lol oynayanlar
12- Fiziksel sporları takip edip takım tutanlar (Denizli sporu hariç)
13- Facebookta siyaset yapanlar
14- Rap dinleyenler
15- Mutlu olanlar
16- Amsalak olup olmadığını iddia edenler
17- Suratının yarısını paylaşan feminen varlıklar
18- Atatürk ve enver paşa düşmanları
19- Sigara ve alkole laf edenler
20- İstanbul türkçesi dışında konuşulan şivelere gülenler
21- Mesaja anında cevap verenler
22- Özenti orospu evlatları
23- Kekemeler
24- Filme diziye özenip türkçesini değiştirenler
25- Kükürtlerin kültürü olduğunu savunanlar
26- Irkçılar
27- Home of fobikler
28- Depresif orospu evlatları
29- İsmi kuranda geçenler
30- Kuran kursunda smackdown oynayanlar
31- ALĞDSKGPOĞASLGPĞASLGP
32- Alkol şişelerini sosyal medyada paylaşanlar
33- Sigara fotoğrafı paylaşanlar
34- 184ten uzun olanlar
35- Gözleri yuvarlak olanlar (ermeni gözü)
36- Asyalı kadınları çekici bulanlar
37- Pale ten rengi sevenler
38- İsmi 3 harfli olanlar
39- Soy adı fiil olanlar
40- İnternette fake isim kullananlar
41- Bakir olmayanlar
42- 2. dünya savaşındaki herhangi bir lideri iyi bir lider zannedenler
43- Nasyonel sosyalistleri ''ya abi onlar olmasaydı tıp gelişmezdi bu kadar gelişmiş olmazdık dünyayı 100 yıl ileri taşıdılar ya'' diye savunanlar
44- Japonca öğrenmeye başlayanlar
45- Kilolu insanlar
46- Zayıf insanlar
47- Kilosuyla kafayı bozup kalori sayan insanlar
48- Aşkenaziler
49- Müslümanlar
50- Eşitliğe inananlar
51- Herkese saygı duyulması gerektiğini düşünenler
52- Trap dinleyenler
53- Rap dinleyenler
54- Zencilerin yaptığı tek müzik türünü hiphop zannedip hayaında 1 kere bile blues dinlemeyen insanlar
55- Esmer sevmeyenler
56- 3 ismi olanlar
57- İnanç özgürlüğüne saygı duyanlar
58- Kendini aptal olarak görenler
59- Fazla rekabetçi olan insanlar
60- Yunan mitolojisine ilgi duyanlar
61- Facebook yorumlarında bir tartışma sırasında gördüğü cümleyi hayatının merkezine koyan insanlar
62- Anlamadığı kitaplardan alıntı yapanlar
63- Profilinde anime fotoğrafı olanlar
64- Asyalıların dünyanın en dejenere toplumu olduğunu kabul etmeyenler
65- Türklerin iyi bir devleti/kültürü olduğunu düşünenler
66- Sokratesi okuyup anladığını iddia eden ama sokrates denilen yavşağın hiç anlaşılacak bir şey söylemediğini bilmeyen insanlar
67- Freuddan alıntı yapanlar
68- Zerdüştün ilk 3 sayfasını okuyup nihilist takılanlar
69- ALSDMKGJMLKASGJMLŞKASGASLKGASĞG
70- Antidepresan kullananlar
71- Kendi kendine psikiyatrik/psikolojik teşhis koyanlar
72- Facebooktan sevgili bulanlar
73- Fotoğrafları editlemeye uğraşıp komikli görseller yapmaya çalışanlar
74- Komik olmayan insanlar
75- Japon oyunu oynayan insanlar
76- Amerikalıların en iyi kültüre/devlete sahip olmadığını düşünen insanlar
77- Türkiyede yaşamanın çoğu ülkeden daha iyi olduğunu bilmeyenler
78- İngilizce bilmeyenler
79- Biseksüeller
80- Yemek yapmayı bilmeyenler
81- Arabada müziği son ses açanlar
82- Rock müzik sevmeyenler
83- Klasik müzik dinlemeyenler
84- Hayatında hiç tiyatroya gitmemiş insanlar(okuldakiler sayılmaz)
85- Sosyal medyada ironik olmayarak ağlayan lucifer portresini paylaşanlaprofil/kapak fotoğrafı yapanlar
86- Avrupalıların asyalılardan büyük sikinin olduğunu düşünenler
87- Siyahilerin genetik olarak diğer etnik kökenlerden daha gelişmiş olduğunu kabul etmeyenler
88- Sanat filmi izleyenler
89- Fransız filmi izleyenler
90- İspanyol filmi izleyenler
91- 2000 yılından önce çıkmış herhangi bir şeyi sevenler (müzik hariç)
92- İngilizlerin dünyayı daha güzel bir yer yaptığını kabul etmeyenler
93- İngilizler olmasaydı şu an dinlediği müziklerin yüzde 90ının var olmayacağını bilmeyenler
94- Amerikalıların en aptal millet olduğunu bilmeyenler
95- Kadınlara saygı duyanlar
96- Cinsel yönelimini kişiliğinin merkezi belirleyen kişiliksiz yüzeysel insanlar
97- Facebook biosuna komik şeyler yazanlar
98- Pronounlara takılanlar
99- Şişkoseverler
100- Buraya kadar okuyanlar
101- Hırsızlık yapanlar
102- Irkıyla övünenler
103- Tembel insanlar
104- Kıvırcık saçlılar
105- Uzun saçlı erkekler
106- Çirkin translar
107- Çirkin insanlar
108- Çirkin olduğunu anlamayıp sosyal medyaya fotoğraf atanlar
109- Lolü kötü oynayanlar
110- Türk ismi olanlar
111- Liya/Miya/Mirel/Maya gibi yeni nesil ismi olanlar
112- Okulda en arkaya oturanlar
113- 1 kere bile kavga etmemiş insanlar
114- Mbti testini bilimsel zannedenler
115- Günde 6 saat ders çalışanlar
116- Astım olanlar
117- Yaz çocukları
118- Yaz sevenler
119- Aşık olanlar
120- Siki kalkanlar
121- Büyük meme sevmeyenler
122- Küçük memeliler
123- Kıl sevenler
124- Ayak fetişistleri
125- Bir insanı fetişlerine göre yargılayanlar
126- Annesini babasını öldürme planı yapanlar
127- Anime izlerken ağlayanlar
128- Rüya görmeyenler
129- Kahve sevmeyenler
130- Çay içenler
131- Kola içenler
132- Ice tea içenler
133- Ülker çikolatalı gofret sevenler
134- Düzenli kitap okumayanlar
135- İsmi mehmet olanlar
136- Militaristler
137- How I met your mother ve Friends sevenler
138- Nirvana sevmeyenler
139- Uyuşturucuyu rapçilerden öğrenenler
140- Batman sevenler
141- Superman sevmeyenler
142- Dcnin iyi film yaptığını savunanlar
143- Marvel filmlerinin iyi olduğunu savunanlar
144- Marvel filmlerindeki aktöaktrislerin iyi aktöaktris olduğunu düşünenler (RDJ hariç belki)
145- Seri katillerle alakalı videolar izleyenler
146- Komplo teorilerine inananlar
147- Thom Yorke'un geleceği gördüğüne inanmayanlar
148- AC/DC sevenler
149- ASMR dinleyenler
150- Lilia oynayanlar
151- OTPler
152- Trendyol linki paylaşanlar
153- Twitch izleyenler
154- Vtuber izleyenler
155- Komünist bir aktivistle aynı ismi paylaşanlar
156- Soy adı koç olanlar
157- Soy adında Türklükle alakalı bir şeyler geçenler
158- Annesi üzülmesin diye intihar etmeyenler grubunda takılanlar
159- İstanbulda yaşayanlar
160- Ege bölgesinde yaşanlar
161- Karadenizde yaşayanlar
162- Burnu büyük olanlar
163- En az 3 dil bilmeyenler
164- Lolde 1800lp altı kasanlar
165- Lolde ban yemeyenler
166- Metin2 oynayanlar
167- Bir şey yapacağım diyip yapmayanlar
168- İsmi s ile başlayanlar
169- İsmini sevmeyenler
170- Flashı f de kullananlar
171- Msnde yılmazı silmeyenler
172- Netflix kullanmayanlar
173- Iphone kullananlar
174- Youtuberların yaptığı şarkıları dinleyenler
175- FPS oyunu oynayanlar
176- Türkanime kullananlar
177- Hentai izleyenler
178- Kendinden küçük insanlara ilgi duyanlar
179- Parayı hayatının merkezi yapmayan insanlar
180- Evlenip mutlu mesut yaşayacağına inananlar
181- İsmi Murat olanlar
182- İsmi Umut olanlar
183- Yu-gi-oh sevenler
184- Persona oynayanlar
185- Persona 5 sevmeyenler
186- Dark Souls sevenler
187- Death Grips dinleyenler
188- Piercing yapanlar
189- Mecha izleyenler
190- Anime kızı kapıştıranlar
191- FFXV yükleme ekranını izleyenler
192- Gacha oyunları oynayanlar
193- Soy adı Kılıç olanlar
194- Dostoyevski sevenler
195- İsmi Tolga olanlar
196- Dedesinin ismi Hayrullah olmayanlar
197- Ailesinden nefret edenler
198- Çocukken sokakta bir sincap görüp o sincapı sapanla vurup öldürtükten sonra hiçbir şey hissetmediğini farkedip ''acaba bir insanı öldürsem de hala hiçbir şey hissetmemeye devam eder miyim'' diye içinden geçirmiş olan insanlar
199- Popculture referanslarını anlamayanlar
200- Tarantinonun iyi film yapmasının tek sebebinin ayak fetişisti ve çirkin olması olduğunu bilmeyenler
201- Community izlemeyenler
202- Sembolizmi önemli bir şey sananlar
203- İnsanların annesine durup dururken küfür edenler
204- Brad Pitt'i yakışıklı bulmayanlar
205- Barbara Palvin'e 100 üzerinden 50+ verenler
206- Sevgili yaptıktan sonra arkadaşları ile konuşmayı bırakanlar
207- Kendinden nefret edenler
208- 165ten kısa olanlar
209- İsmi Muhammed olanlar
210- Annesi babası olanlar
211- Yetimler
212- Amputeler
213- Gülüşü çirkin olanlar
214- Unisex ismi olanlar
215- Türk olanlar
216- İlkokul/ortaokul/lise/üniversite mezunu olanlar
217- Meslek sahibi olanlar
218- Türklerin yemeklerinin aslında arap yemeği olduğunu bilmeyenler
219- Lahmacun sevmeyenler
220- Deniz ürünleri sevmeyenler
221- Küçük asya mutfaklarını sevenler (Tayland/Tayvan/Hindistan)
222- Eti çok pişmiş sevenler
223- Light kola içenler
224- Fanta/Yedigün sevenler
225- Kadınlara ilgi duyanlar
226- Parasocial ilişkileri olanlar
227- Çin markası telefon kullananlar
228- En az 1 kere kuran okumuş olanlar
229- Minecraft oynayanlar
230- Türkçe youtube kanalı takip edenler
231- Barış Özcan takip edenler
232- Hayatında en az 1 kere Ruhi Çenet izlemiş olanlar
233- 81 ilin en az 1inde doğmuş olmak
234- Hajime No Ippo izlemiş olanlar
235- Sokra-Desu sayfasını takip edenler
236- İsmi Volkan Nuri Binici olanlar
237- Opera browser kullananlar
238- En az bir Discord sunucusunda moderatör olanlar
239- Yüzünü yıkayanlar
240- İşeyenler
241- Bardaktan su içenler
242- Makarnayı yoğurtla yiyenler
243- Salata yiyenler
244- İsmi Elif olanlar
245- Aşık Veysel sevenler
246- Polisiye sevenler
247- Fringe sevmeyenler
248- Türk dizisi izleyenler
249- Yabancı dizi seyredenler
250- K-pop dinleyenler
251- J-pop dinleyenler
252- Anime ostsi dinleyenler
253- Naruto izleyenler
254- Saçını boyayanlar
255- Manga okuyanlar
256- Saçını kestirenler
257- Saçını uzatanlar
258- Karpuz sevenler
259- Kavun sevenler
260- Pazara gidenler
261- Bim'den alışveriş yapanlar
262- A101'den alışveriş yapanlar
263- Çiçek yetiştirenler
264- Köyde yaşayanlar
265- Evcil hayvanı olanlar
266- Pantolon giyenler
267- Slip külot giyenler
268- Kaslı olanlar
269- Şişmanlar
270- Discord'da ekran paylaşanlar
271- Omegle kullananlar
272- Nude isteyenler
273- Süslümanlar
274- Akp düşmanları
275- Intel işlemci kullananlar
276- AMD işlemci kullananlar
277- Ekran kartı olanlar
278- Ram kullananlar
279- Ruj sürenler
280- Apolitikler
281- Y kuşağı
282- Z kuşağı
283- Dokunmatik telefon kullananlar
284- Ders çalışanlar
285- Tuşlu telefon kullananlar
286- Hayatında en az 1 kere dershaneye gitmiş olanlar
287- Event isteyenler
288- Control+c, Control+v yapanlar
289- Geri zekalı listesi yapanlar
290- Atatürk'ü sevenler
291- Tayyip'i sevmeyenler
292- Facebook sayfası olanlar
293- Berak Albayrak'ın kötü bir ekonomist olduğunu düşünenler
294- Türk lirası harcayanlar
295- Hayatında en az 1 kere istiklal marşı okumuş olanlar
296- Şafak sönmeyeceği için korkmayanlar
297- Kemal Sunal'ı komik bulanlar
298- Tencere yemeği yiyenler
299- Televizyonu olanlar
300- Babasının sakalı olanlar
301- Bıyık bırakanlar
302- Sakalını kesenler
303- Sakalını kesmeye üşenenler
304- Discord'a gelen ouz
305- Discord'da mikrofonu kapalı olanlar
306- İronik olmayarak emoji kullananlar
307- İronik olarak emoji kullananlar
308- WhatsApp kullananlar
309- Biz diyenler
310- King diyenler
311- Yok mu diyenler
312- Var mı diyenler
313- O ses Türkiye izleyenler
314- Survivor takip edenler
315- Magazin takip edenler
316- Twitter kullananlar
317- Ekşi sözlük kullananlar
318- 208. maddeye ayıp oluyor diyenler
319- 319 Kilodan az olanlar
320- Muz sevenler
321- Baklava sevenler
322- İyi Türkler de var diyenler
323- Köpekler kedilerden iyi diyenler
324- Kedi videosu izleyenler
325- Kedi videosu paylaşanlar
326- Ermeniler
327- İsmi 3 harfli olan ermeniler
328- 325ten 327ye atlayanlar
329- Lazlar
330- Profil fotoğrafı olanlar
331- Sakaryada yaşayanlar
332- Ece'yi rüyasında görenler
333- Ömer'e gülenler
334- 2 yıldır para biriktirip bilgisayar alamayanlar
335- Bilgisayarı minecraft oynarken kapananlar
336- Faturacıda çalışanlar
337- Fatura ödeyenler
338- Fatura öderken kuş sevenler
339- Andımızı ezbere bilenler
340- İsmi İrem olanlar
341- Soy adı Duman olanlar
342- Alarm kuranlar
343- Uyuyanlar
344- Uyananlar
345- Uyumakla ilgili depresif cümleler kuranlar
346- Kör olanlar
347- Köri sosu sevenler
348- Franchise yemek yiyenler
349- Acı çekenler
350- Şefim 349 çok acı çekmiş
351- Annesini sevmeyenler
352- Babasını dövmeyenler
353- Nişantaşı'ndan burs alamayanlar
354- Soy adı kılıç olanlar
355- Benim adım ''....'' diye başlayıp adını söyleyenler
356- Soy adı Giovanna olanlar
367- Jojo izleyenler
368- Aynı maddeyi 3 kere yazanlar
369- Soy adı Akyüz olanlar
370- Kanser çocuklar
371- Translar
372- Femboylar
373- Benim suy adımı bilmeyenler
374- Furryler
375- Azgınlar
376- Azgın olmayanlar
377- Soy adında Gün olanlar
378- Soy adında Ay olanlar
379- Abi diyenler
380- Bu ne diyenler
381- Abi bu ne diyenler
382- WTF yazanlar
383- BTW yazanlar
384- BGYliler
385- Benimle arkadaş olanlar
386- Hemşireler
387- Hemşeriler
388- Ensest sevmeyenler
389- Cennet mahallesi izleyenler
390- Kelime daramcığı dar olanlar
391- Öğretmenler
392- Ateistler
393- Deistler
394- Maymun paylaşanlar
395- Smackdown izleyenler
396- Jeff Hardy sevmeyenler
397- Kürt Ahmet'i sevmeyenler
398- İsmi Aybars olanlar
399- Hukuk okuyanlar
400- İsmi Nisa olanlar
401- Nisa suresi 36. ayeti okuyup hala müslüman olanlar
402- İsmi a ile başlayanlar
403- İsmi b ile başlayanlar
404- İsmi c ile başlayanlar
405- İsmi ç ile başlayanlar
406- İsmi d ile başlayanlar
407- İsmi e ile başlayanlar
408- İsmi f ile başlayanlar
409- İsmi g ile başlayanlar
410- İsmi ğ ile başlayanlar
411- İsmi h ile başlayanlar
412- İsmi ı ile başlayanlar
413- İsmi i ile başlayanlar
414- İsmi j ile başlayanlar
416- İsmi k ile başlayanlar
417- İsmi l ile başlayanlar
418- İsmi m ile başlayanlar
419- İsmi n ile başlayanlar
420- İsmi o ile başlayanlar
421- İsmi ö ile başlayanlar
422- İsmi p ile başlayanlar
423- İsmi r ile başlayanlar
424- İsmi s ile başlayanlar
425- İsmi ş ile başlayanlar
426- İsmi t ile başlayanlar
427- İsmi u ile başlayanlar
428- İsmi ü ile başlayanlar
429- İsmi v ile başlayanlar
430- İsmi y ile başlayanlar
431- İsmi z ile başlayanlar
432- İsmi q ile başlayanlar
433- İsmi x ile başlayanlar
434- İsmi w ile başlayanlar
435- İsmi lamelifle başlayanlar
436- Sübhanekeyi bilmeyenler
437- Sübhanekeyi bilenler
438- TFT oynayanlar
439- Antivirüs programı kullananlar
440- Karbon bazlı canlılar
441- Protein tüketenler
442- Vücudunun yüzde 75i su olanlar
443- Bu listeye yardım edenler
444- Ergenken sivilceli olanlar
445- 20 yaş üstündekiler
446- 19 yaş altındakiler
447- Pedofili olmayanlar
448- İsmi Sena olanlar
449- Fifa oynayanlar
450- Buraya kadar okuyanlar
451- Yumurta yiyenler
452- Sebze yiyenler
453- İntihar edenler
454- Mehmet Pişkin
455- İsmi Mehmet olanlar
456- Chpye oy verenler
457- Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %0.27 oy alanlar
458- Hemen seçimden önce doğalgaz rezervi bulmayanlar
459- Cumhurbaşkanı olmayanlar
460- Almancılar
461- Almanlar
462- 1 yaşında olanlar
463- Amdan çıkanlar
464- İstanbul sözleşmesini destekleyenler
465- Karısını dövmeyenler
466- Kız kardeşine tecavüz etmeyenler
467- Rana'yı haksız bulanlar
468- Vur ipneyi kafasından vur
469- PUBG oynayanlar
470- PUBG mobil oynayanlar
471- Telefonunun bataryası olanlar
472- Doğumda ölen bebekler
473- Anayasa yazanlar
474- Kan şekeri düşenler
475- Swinger partisine katılmayanlar
476- Müzik dinleyenler
477- Arkadaşlarından yardım isteyenler
478- Arkadaşları olanlar
479- Sosyal olanlar
480- Asosyal olanlar
481- 3 boyutlu varlıklar
482- Allah
483- Ülkesine servis yapanlar
484- Amerikan filmi izleyenler
485- Çayı sütsüz içenler
486- Kaçak çay içenler
487- Çenobilde ölenler
488- Oy kullananlar
489- Maske takanlar
490- Corona olanlar
491- Heteroseksüeller
492- Sağlık görevlileri
493- Erken boşalanlar
494- Uykusunda boşalanlar
495- Beşiktaşlılar
496- Bilgisayarı ısınanlar
497- Klavye kullananlar
498- Yazım kurallarına uymayanlar
499- İnterneti kötü olanlar
500- Ayasofya'da namaz kılmayanlar
501- Osmanlıyı sevmeyenler
502- Felsefe okuyanlar
503- GTA oynayanlar
504- Migreni olanlar
505- I'm going back to 505
If it's a seven hour flight or a forty-five minute drive
In my imagination you're waiting, lying on your side
With your hands between your thighs
Stop and wait a sec
Oh, when you look at me like that, my darling
What did you expect?
I probably still adore you with your hands around my neck
Or I did last time I checked
Not shy of a spark
A knife twists at the thought that I should fall short of the mark
Frightened by the bite though it's no harsher than the bark
Middle of adventure, such a perfect place to start
I'm going back to 505
If it's a seven hour flight or a forty-five minute drive
In my imagination you're waiting, lying on your side
With your hands between your thighs
But I crumble completely when you cry
It seems like once again you've had to greet me with goodbye
I'm always just about to go and spoil a surprise
Take my hands off of your eyes too soon
I'm going back to 505
If it's a seven hour flight or a forty-five minute drive
In my imagination you're waiting, lying on your side
With your hands between your thighs and a smile!
506- Döner sevenler
507- İskender sevenler
508- Daft Punk sevmeyenler
509- Boş kelimesini çok kullananlar
510- Valorant oynayanlar
511- Discord'da lol gelcek var mı abi diyenler
512- Memelerin seksi bir şey olmadığını iddia edenler
513- Görüldü atanlar
514- İsmi Mert olanlar
515- İsmi Gürdal Adar olanlar
516- Siyahi'ler
517- Bir anda konuşmayı kesenler
518- Bipolar olanlar
519- Messenger grubu olan
520- Babaannesine en az 1 kere şiddet göstermemiş insanlar
521- Bağırsakları ağrıyanlar
522- Soy adı anime olanlar
523- INTJ olanlar
524- Pornhub hariç sitelerden porno izleyenler
525- Rüyasında tecavüze uğrayanlar
526- Skyrim oynamış olanlar
527- MGS sevenler
528- Kojima sevenler
529- PES'i Fifa'dan iyi bulanlar
530- Japonları sevenler
531- Burçlara inanmayanlar
532- Uzaya araba gönderenler
533- Cennetten arsa almayanlar
534- Cennetten çiçek toplamayanlar
535- İsmi ''Ulan''a benzeyenler
536- Pewdiepie izleyenler
537- En az bir kere yarrak yalamak istememişler
538- Patlıcanlı et yemeği dinleyenler
539- 1den fazla sevgilisi olmuş olanlar
540- En az 1 kere doktora gitmiş olanlar
541- Saksafon sevenler
542- Shrek ile alakalı en az 1 cinsel rüyası olmayanlar
543- Yalancılar
544- Erkekler
545- İsmi Atalay olanlar
546- 31 çekenler
547- Pokemon sevmeyenler
548- Polisten nefret etmeyenler
549- Tarkan'ın gay olmadığını düşünenler
550- Can Yaman'ı çekici bulanlar
551- Taner Tolga Tarlacı'ya gülenler
552- Atatürk'ün ilkelerini ezbere bilenler
553- Doları takip edenler
554- Otistik erkekler
555- Orhan Pamuk okumayanlar
556- Japon tarihine ilgi duyanlar
557- Midem bulanmaya başladı
558- Kan şekerim düşüyor
559- Başım ağrıyor
560- Risk Of Rain 2de huntress oynayanlar
561- Koyun tüccarları
562- 9 yaşında kızla evlenen peygamberler
563- Hira mağrasına giden araplar
564- Elindeki toprağı kuşa çevirenler
565- Gölü şaraba çevirenler
566- Kuyuya atılanlar
567- Spiderman sevmeyenler
568- Melisa isimliler
569- İsmi e ile başlayanlar
570- Japonca 3 kelime bilenler
571- Yılında doğanlar
572- Romatizması olmayanlar
573- Buraya kadar okuduysan gerçekten sorunları var
574- Dezenfektan kullananlar
575- Smackdown izleyip Cmpunk sevmeyenler
576- En az bir kere güreşmemişler
577- Home of sexuallar
578- Akdenizde yaşayanlar
579- Kuzey ve Güney izlemeyenler
580- Aşk-ı memnu izlemeyenler
581- The Office en iyi sitcom diyenler
582- Rick and Morty izleyenler
583- Reçel Tarçın Ersoğan sevmeyenler
584- İsmi İsmet olanlar
585- İnstagram kullananlar
586- Atak helikopteri esprisi yapanlar
587- Feminizmi kötü bir şey sananlar
588- Afrikalı'lara üzülmeyenler
589- Dersim bombalanmasını doğru bulanlar
590- İsmi çince olanlar
591- Spotify kullanmayanlar
592- Youtube Music kullananlar
593- İsmi Merve olanlar
594- Bu listede 10 tane kendi özelliğini görenler
595- İsmi fake olanlar
596- Boynuma kramp girdi
597- Gerçekten bu kadar uzun bir şey yazmak ne kadar mantıklı acaba
598- 1 yaşında öldürüldüm vsvs
599- 2012den önce 10 yaşına girenler
600- 23 şubatın önemini bilmeyenler
601- 602. maddeyi okuyanlar
602- 601. maddeyi okuyanlar
603- Ankara'da yaşayanlar
604- The Bomboks sevmeyenler
605- Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
609- Fiziksel formumu geride bırakıyorum
610- Muhammed bu yılda mıı ölmüştü
611- Allahümme vebihamdik
612- Its john cena
613- Scoby Doo sevmeyenler
614- Allah'a inananlar
615- Lol oynamayanlar
616- Jojo izleyip gay olmadığını iddia edenler
617- İnternet gittiğinde uyuyanlar
618- Lucifer'ın yeni sezonunu izleyenler
619- Denzili sporlular
620- 0- 619 madde yazip anasayfa siken orospu cocuklari
submitted by fgmer to kopyamakarna [link] [comments]


2020.08.23 17:51 Ektaynot Uzaylılar türk olsa herkes bisexual olurdu

Çok güzel bir öykü.Biraz uzun ama sabırla okumanızı öneririm. Bitmiş tükenmiş bir adamın hikayesini anlatacağım sizlere... Lütfen kendinizi onun yerine koyarak okuyunuz.
Meslek hayatınız bir biçimde nihayetlenmiş. Ömür boyu hayalini kurduğunuz emekliliğe sağ salim ulaşmışsınız. Nohut oda, bakla sofa evinizde huzurla dinlenip, sabahları sardunyalarımı sularım , bir kafeste kanaryamı beslerim dediğiniz o vakit gelmiş.
İlk birkaç gün şahane geçiyor, eş dost ziyaretleri, devlet dairelerinde tezahüratlarla kapılardan karşılanmalar, çaylar, kahveler, “Ooo ne şanslısın üstadım, darısı başımıza...” lar, evde hanımla sabah keyifleri derkeeen... Üst üste aynı yerlere gittikçe insanlar masanın önündeki sandalyeyi göstermemeye, hatta meşguliyet bahane ederek başını bile kaldırmamaya, hanım da “E bey, sen biraz çıksan da gezsen...” demeye başlayınca anlıyorsunuz hanyayı konyayı.
Kendinizi işe yaramaz, boş, hiç bir şey üretmeyen biri olarak görmeye başladığınızda çöküş de peşinden gümbür gümbür geliyor. Her yerde fazlalıksınız, eski iş yerinizde, evinizde... Zaman nasıl geçer, hayat böyle sürer mi??
Eski saygı gördüğünüz günlere duyduğunuz özlem size hayatınızın belki de en önemli kararını aldırıyor. Koca adam, evdeki somyaya kapanıp hüngür hüngür ağladığınız gecenin sabahı , gidip başvuruyorsunuz İl Eğitim Müdürlüğü’ne : “Ben yeniden öğretmenlik yapmak istiyorum. Atayın beni Anadolu’nun bir köy okuluna!”
Şaşırtıcı bir hızla yerine geliyor dileğiniz. Polatlı’ya bağlı Keltepe köyüne yol görünüyor. Cumhuriyetin ilk yılları sayılır hala. Yol yok, elektrik yok, bozkırda bir kıraç köy. Numunelik niyetine bir tek tane ağaç, bir yeşil çalı dalı yok. Sarı, sapsarı, ruhsuz, şekilsiz, çiğnenmemiş bir mezarlık kasvetinde bir köy. Evler bile ev değil de köstebek tümseği gibi görünüyor gözünüze.
Bir kağnıyla götürüyor adamın biri sizi oraya. Karşıdan görünüverince ilk aklınıza gelen şey şu : “Sevmedim bu köyü. Hiç sevmedim.!” Kağnıcı sanki duymuş gibi iç sesinizi, “ Efendi, sen buralarda edemen ya, hadi hayırlısı” deyiveriyor.
Gecenin bir vakti bir gariban köylü sizi karşılayıp derme çatma bir kulübeye götürüyor, samandan bir yatak, ölü ışıklı gaz lambası, pis bir oda. Köyün hafızı ile aynı tek göz odayı paylaşacaksınız üstelik. Ne yapsın adam, soğumuş bulgur pilavını sizinle paylaşıyor, “Kusura bakma” diyor, “Yanında ekmek veremiyorum. Ekmek bile bulunmaz burada. Ekmeksiz köy burası!” Tüm gece bakışlarınızı tavana dikip “Ne yaptım ben??” diye kendinize söveceğiniz bir korkunç gece. Sabaha aldığınız karar şu, aynı kağnıcıyla gerisin geri evinize dönmek. Hem de hemen. El ne derse desin. Bu kabus yerde kalmanız mümkün değil. !
Sabah bir uyanıyorsunuz ki kağnıcı çoktan çekmiş gitmiş. Karşınızda bir başka gariban, ufacık tefecik, sivri sakallı bir ihtiyar. Üstü başı dökülüyor, şahrem şahrem nasırlı ayaklarında parçalanmış pabuçlar, lime lime bir mintan. Sarı Çavuş’muş adı. Kendine görev bellemiş, illa köyü gezdirecek size.
İlk durak okul. Gözleriniz yerinden uğruyor resmen. Okul binası, dört yıkık dökük duvar, cam yok, pencere yok, içinde de muhtarın davarları otluyor!! Ne bekliyordunuz ki zaten.
Şöyle bir dolanıyorsunuz etrafta. Her yer bataklık. O yüzden köy halkı sıtmadan kırılıyor. O vıcık vıcık çamur yemiş bitirmiş berekete dair ne varsa. Kısacası Keltepe köyünün katili işte tam da burası. “Sıtmabükü” diyorlar oraya. Kocaman yeşilimtrak sinekler kaynıyor üstünde.
Haydin öğlen oluyor, iki yumurtaya yufkaları bana bana karnınızı doyurmaya çalışıyorsunuz. Baktığınız her yer sefalet, yokluk... Bir testide de su var. O kargaşada o sudan ne zaman bir yudum alsanız tadına hayret ediyorsunuz. Bu.. bu su nasıl böylesine lezzetli olabiliyor?
Sarı Çavuş “Bu su, bataklığın tam ortasında Üçgöze’lerden çıkar “diyor, “Hakkın hikmeti...”
Cidden o Sıtmabükü’nün tam ortasında bembeyaz kumlar arasında bir billur su kaynağı var. İnanılır gibi değil. Meğer eskiden oralardan gürül gürül akan bir dere varmış. Kenarları hep söğütlük, meşelikmiş. Sonra sellerle önü tıkanmış o güzelim suların, kayalar inmiş içine, akıntı yolu kapanınca da olmuş size bir bataklık.
O ihtiyarcık, o üstü başı yırtık adamcağız, size bir güç veriyor anlattıklarıyla nedense. Bir gün önce dünya ayaklarınızın altından kayarken şimdi kendinizi güçlü hissediyorsunuz bir şekilde. Ne yaptı bunu, bir yudum lezzetli su mu??
Düşünmeye başlıyorsunuz, belki de bir umut vardır. Bataklık belki sadece yüzeydedir, ya altında o billur gibi su kaynıyorsa ?
Ertesi gün köyün imamını ziyaret ediyorsunuz. Yataktan kalkamıyor ne zamandır. Öyle aydınlık, öyle bilge, öyle tatlı dilli bir adam ki. Yattığı yerden size o ekmeksiz köyün tüm geçmişini anlatıyor, nasıl bir cennet mekanken bu bataklığa dönüştüğünü bir daha dinliyorsunuz...
Çıkışta bir müjdeli haber var ödül gibi: Muhtar okuldaki davarlarını almış. Samanları boşaltmış. E hadi bir teşekkürü hak etti, bir ziyaret de ona. Öyle dertli ki adamcağız : “Bu gidişin sonu kötü efendi. Sığırlarımız ot diye toprak yalar. Ekini tarladan avuçlarla yolduk. Açız, hastayız...” Anlayacağınız köy dağıldı dağılacak. Ah şu Sıtmabükü.! Canına okuyor herkesin.
Farkında bile olmadan Keltepe’de kalmaya karar veriyorsunuz. Her gün ertesi gün gidebileceğinizi düşünerek geçiyor zaman. Bir sabah köyün bağlı olduğu Polatlı’ya pazara gitmeye niyet ediyorsunuz. Gece kalacağınız hana doğru yürürken çay bahçesinde bir kalabalık çekiyor dikkatinizi. İlçenin tüm ileri gelenleri oturmuş sohbetteler. Bir babacan Albay var, anlattıkça anlatıyor neler yapmış Polatlı’ya, ne atölyeler, ne tamirhaneler, sayesinde bu kışlalar, bu lojmanların harcında taş taşımış herkes. Hah diyorsunuz, işte bana bu lazım. Herkes çekilince usulca sokuluyorsunuz Albay’a. Yanından ayrılırken eline bıraktığınız ufacık not kağıdı var. Ne mi yazıyor içinde? “ 5 büyük, 3 küçük pencere, 1 kapı, bir de yazı tahtası”.
Köye bir dönüyorsunuz ki mektep binası baştanbaşa sıvanmış, merdivenler yıkanmış, sulandırılmış toprakla her yer cilalanmış . Daha ona sevinmeye kalmadan iki gün sonra bir atlı arabayla pencereler, kapılar gelmiyor mu?! Hem yanında iki sandalye bir masa, iki de gemici feneri ile. Gazyağını bile unutmamış yollamışlar. Var ya, dünyalar sizin oluyor, dünyalar..!! Siz böylesine gayret ederken köylü durur mu? Bir güzel de kireç badanası yapılıyor okula. Artık ekmeksiz köyün o köstebek tümseği gibi zavallı evlerinin içinde pırıl pırıl parlayan bir bembeyaz okulu var!
O gün,işte o gün... Karar veriyorsunuz : “Eğer bu insanları bu perişan halden kurtarırsam, eğer yüzlerini güleç tutar, onları ümitlerle hayata bağlarsam... Bu Sıtmabükü günün birinde altın başaklı tarlalar, yemyeşil bostanlarla donanır mı? Bu köyde ölmüş bir çamur yığını değil, asil bir mayadan yoğrulmuş, uyandırılmaya muhtaç bir insan hazinesi var. Burada ben, açlığa, çoraklığa, bataklığa, sahipsizliğe rağmen toprağını bırakmayan, ona yapışan, yenilen, fakat geri çekilmeyen insanların arasında bir savaş cephesindeyim.”
Okulun açıldığı gün, köyün çocukları geliyor. Öylesine yabaniler ki, utanmaktan bahçe kapısına bile yanaşmıyorlar. Zorlamıyorsunuz onları. Gülümseyerek bekliyorsunuz. Sonunda içlerinden biri, ufacık tefecik bir kız çocuğu alacalı entarisini dalgalandırarak geliyor yanınıza. Bahar çiçeği gibi tazecik. Onunla birlikte öteki çocuklar da cesaret buluyorlar. Sıralanıyorlar mektepteki üç beş sıraya.
Kaldırıyorsunuz birer birer. İsimlerini söylemeleri lazım. Fakat o da ne? Çocukların hiç biri soyadlarını bilmiyor. ! Soyadlarını bilmiyorlar yahu, soy adlarını.! Allahtan akıl edip tüm haneleri tek tek dolaşıp liste tutmuşsunuz, bakıyorsunuz önünüzdeki listeye, tek tek öğretiyorsunuz, “Oğlum senin soyadın Sungurlu. Söyle bakayım...” “Ben Gülizar. Hidayet’in bebesiyim.” “Ha kızım, senin adın Gülizar Alanlı. Tekrarla bakayım...”
Adım adım oluyor herşey. Muhtar, komşu köylerden söğüt soymaları buluyor çatıyı devşirmek için. Siz gidip Toprak Mahsulleri ofisinin bahçesinde yere atılmış kiremitleri istiyorsunuz Müdür’den. E bir de Su İşleri Müdürlüğü’nden kamyon. Onların taşınması bile başlı başına iş. Okul soğuk çünkü. Her çocuk kolunun altına bir tezek sıkıştırıp geliyor ki ısınabilsinler. Çatı yapılmadan kış dayandı mı vay halinize...Çocuklar o tezeği taşımasın diye bir çare ararken İmam yetişiyor imdada. İmam hakkı, muhtar hakkı gibi, bu sefer de tezek vergisi kesiyorlar köylüye. Çocuğu olsun olmasın, herkes bir tezek verecek.
Okul tamam. Sıra geldi Sıtmabükü’ne. Gencecik, idealist bir Kaymakam var. Onunla tanışmanız herşeyin dönüm noktası. Öncelikle bir doktor yolluyor köye. Şu sıtma işi bir çözülmeli. Demeye kalmadan Devlet Su İşleri’nden memurlar geliyor. Aman ne büyük olay, herkes ayakta, yürekleri ağzında.
Ve mucize başlıyor.! Diyor ki o gencecik mühendisler, “Sen haklısın hoca, batalık fos, altında gürül gürül su kaynıyor. İnsan burasını sanki kendi yüzünü jiletle traş edermiş gibi kısa zamanda parlatır. Toprak bir kez meydana çıkınca da Sıtmabükü yokolur, olur sana Keklikpınarı. Sonra getirdiği altını kürekle karıştırırsınız.”
Anadolu’nun en berbat , en ölmüş köyünde , en fakir insanları arasında bir köy öğretmensiniz ama ümitler içindesiniz artık. Gönlünüz ferah. Keltepe ile Polatlı pazarı arasından başka dünyaları olmayan bu insanlara ufukların sınırlarını açmak, yarın açacakları kapıların anahtarlarını vermek sizin göreviniz.
Okulda gençlere akşam kursları, yaşlılara özel dersler, tüm köyün çocukları öğrenciniz artık. Bir Köy Odası açıyorsunuz ahali toplanıp muhabbet edebilsin diye. Hareketleniyor köy, canlanıyor, güçleniyor, özgüveni artıyor günden güne. Biliyorlar ki Sıtmabükü denen canavar yenilebilir. Mümkün yani kaderlerini değiştirmek.
Ve değişiyor da. O üstünde yeşil sineklerin uçtuğu sarı bataklığın ortasından billur bir akıntının özgürce süzülmesi ile başlıyor değişim. Bir ekskavatör kepçesi yetiyor onu yenip yoketmeye.
Sulanan topraklar yeşeriyor, kadastrodan memurlar gelip köylüye toprakları dağıtıyor, Şeker Şirketi’nden mühendisler gelip pancar ekimini anlatıyorlar. O kıraç, o ölü topraklarda yumruk yumruk şeker pancarları büyüyor. İlk yıl için ekme, sürme hep şirketten. İlerde hesaptan düşülecek bunlar.Öyle de bir nimet ki bu pancar, 1.000 dönüm bereketli toprak 4.000 ton ürün veriyor. İlk avansı da elden getirmişler üstelik. Trink para. Hayatında mı görmüş Keltepe’liler onca kaymeyi bir arada... Bayram var, bayram..!! Bununla da bitmiyor üstelik, bir de şeker primi varmış ödenecek. Hem de parasız. Vagonlar yüküyle şeker. Hem de şahane bir adet var, şeker primi “kadınların” hakkı, ona erkekler dokunamaz.
Muhtar inanamıyor hala. “Efendi , bizi bir adam yerine koydular ki şaşarsın!”
Efendim o Keltepe, o ekmeksiz köy, oluyor size "Keklikpınarı". Artık bostanlar mı istersiniz, bağlar mı, 30.000 kavaklık köy korusu mu, kooperatifler mi, süthaneler mi, arı kovanları mı...
Asrın temposuna ayak uyduramamış, ama efendi bir millet onlar. Hem de dünyanın hazineleri üzerinde yaşıyorlar da farkında değiller. Ta ki... Bir tek kişi... Oraya ayak basana kadar... Hayatına küsmüş, yolun sonuna geldiğine inanmış bir emekli öğretmen, cennetin kapılarını açıyor onlara. Havada , kökünden kopmuş, kendine yabancılaşmış bir aydın değil o. Çamura batmışken bile elindeki bayrağı havada tutabilen biri.
Okuyanlar anlamıştır. Tanımayanlara bilgi vereyim, Şevket Süreyya Aydemir’in “Toprak Uyanırsa” kitabı. Ağlaya ağlaya okudum. Burnumu çeke , çeke. Metroda, parkta, AVM’lerde, hiç utanmadan gözyaşlarımı akıta akıta okudum.
Ülkemin bu bereketli toprakları uyuyor diye ağladım. Toprak uyandığında olacak mucizelere tanık olduğum için ağladım. “Ben tek başıma ne yapabilirim ki?” zihniyetinin nasıl yolumuzu tıkadığını bir kez daha fark ettiğim için ağladım. Çoğu yerde mutluluktan ağladım. Şahane bir film izler gibi. Kimi zaman sadece ekmeğe muhtaç olmak da değil, “erdemler” konusunda bir çoğumuzun kendimizi o Keltepe sığırları gibi açlıktan toprağı yalıyor gibi hissettiğimizi düşündüm.
Sonra dedim ki, Sıtmabükü bataklığı ile Keklikpınarı cenneti arasındaki fark, incecik, ipincecik bir çizgi. Adına da “bakış açısı “ diyoruz. Tıpkı umutla umutsuzluk arasındaki sınır gibi. Ayağın bir taraftayken elinde karamsarlık var, diğerinde iyimserlik ve emek var. Bu kadar yalın, bu derece basit.
Ne zaman kendimi umutsuz hissetsem “Sıtmabükü’nün bataklığı fos Bige.” diyeceğim kendime. “Altında billur gibi su çağlıyor."
O köy öğretmenini umutsuzluktan umut tarafına geçiren ilham bir yudum lezzetli su olmuş.
Sen... bir bak etrafına, tertemiz bakışlı bir oğlan çocuğu, sana evladım diye hitap eden hiç tanımadığın bir teyze, elindeki ağır poşeti taşımana yardım eden pazarcı kardeş, bahçedeki kediyi besleyen komşun, caddede ezilen martıyı kucaklayan adam, bastonlu annene tüm trafiği durdurup yol veren kamyon şoförü, apartman görevlisinin dünya tatlısı afacan oğlu, hepsi, hepsi birer ferah yudum su olsun aksın taa içine...
Ununu elemiş duvarına asmış, ama yine de konfor alanından çıkıp memleketine hizmet için çabalayan bir emekli öğretmen kadar olamayacaksan seni mutsuz eden hiç bir şey hakkında şikayet etme hakkına sahip değilsin.
“Sen” harekete geçmeden, sen farkı yaratmaya başlamadan değişmeyecek hiç bir şey. Keklikpınarı’na ulaşmanın yolu buradan geçiyor.
Ama önce inanacaksın.
“Sıtmabükü fos.”
“Altında dünyanın en güzel suyu çağlıyor “
Anlayacağın, beklediğin mucize Sıtmabükü’nün içinde.
Bige Güven Kızılay 09.07.2018
submitted by Ektaynot to kopyamakarna [link] [comments]


2020.08.19 09:42 enz0ferrar1 Bu kiz neden boyle aq

Libidosu aşırı yüksek bir kızla beraber olmak kadar kötü bir şey yok. Çoğunuzun hayalidir belki ama çok zor abi. 10 aydır sevgiliyiz kızla, 4. ayda ilişkiye girmeye başladık kız bakireydi. Ilk başlarda her şey gayet güzel gidiyordu sevişip bir posta atıp bırakıyorduk. Benim performansım da kötü değil minimum 15 dakika dayanıyorum. Ama kız gitgide cozutmaya başladı. Önce bir postadan fazlasını istemeye başladı, saatlerce ön sevişmeler, her türlü fantazi, anal her şeyi yapmaya başladık. Ve kız doymuyor abi tatmin olmuyor anasını sikeyim önce yalayarak boşaltıyorum, sonra vajinal giriyorum 2 kez boşaltıyorum, sonra anal girip vajinasını parmaklıyorum yetmiyor. Bir gecede bana 4 posta attırdığı oluyor. Her posta öncekinden daha fazla sürüyor zaten. 2.5 saat aralıksız sikiyorum, ben boşalır boşalmaz saksoya başlıyor dinlenmeme bile fırsat bırakmadan tekrar kaldırıyor ve devam et diyor kız cidden nemfomanyak oldu. Yatağa bağlayıp sikmediğim mi kaldı, götünü tokatlayıp hatta bildiğin belini yumruklayıp mosmor yapmadığım mı kaldı gırtlağını sıkıp ağlatana kadar nefessiz bırakıp sikmediğim mi kaldı ayakta kafasını duvara vurarak sikmediğim mi kaldı her boku yaptık (hepsini kendisi istiyor). Yorgunluktan ölüyorum anasını sikeyim sikim zonkluyor artık ve kızı tatmin edememe düşüncesi çok kötü bir psikolojiye sokuyor adamı. VE BUNLARIN HEPSİNİ EN AZ IKI GÜNDE BİR YAPIYORUZ. Maddi olarak ta çok zora sokuyor. Bir kutu prezervatif olmuş 50 lira kondomsuz girmeye de korkuyorum abi yapamıyorum. Bir gecede 6 kere boşalıyor ve hala libidosu düşmüyor. İlişkiye girerken korkuyorum artık abi bir sorumluluk alıyor gibi hissediyorum. Ben bu kızla ne yapacağım? İşin kötü yanı aşığım da buna. Bunun önünü nasıl alacağım abi ben?
submitted by enz0ferrar1 to KGBTR [link] [comments]


2020.08.15 21:23 karanotlar İlkel Bir Toplumdan Uygarlık Dersi: Amişler

Günümüzde ABD denilince birçok insanın aklına, ileri teknolojiyi yaşamın her alanında kullanan, bireyci ve rekabete dayanan bir toplum yapısı gelir. Oysa nüfus bakımından dünyanın en büyük ülkelerinden biri olan ABD’de, tek tip bir toplum yapısı bulunmamaktadır. Daha başka bir deyişle söylemek gerekirse bir ABD stereotipi yoktur. Tipik ABD’li imajına uyanlar ABD nüfusunun çoğunluğunu oluştursa da, bu imajın dışında kalan pek çok topluluk da ABD’de yaşamaktadır. Bu topluluklar içinde en dikkat çekicilerden birisi de, sanayi devriminden hemen önce Amerika’ya yerleşmeye başlayan ve inançları gereği o dönemim düşünce tarzını günümüzde de devam ettirdiğinden sanayi devriminin doğurduğu toplumsal yozlaşmanın etkilerinden uzak kalan Amişlerdir.
Amişlerin geçmişi 16. yüzyıl İsviçre’sine kadar uzanıyor. Dinde reformun tartışıldığı bu dönemde, başını gezici rahibi Menno Simons’un çektiği bir grup Hristiyan, çocukların doğar doğmaz takdis edilmesine karşı çıkıyor. Çünkü onlara göre Hristiyan bir anne-babadan doğmuş olsa bile bir çocuğun doğumda dinin gereklerini anlaması yani Hristiyan kabul edilebilmesi olanaksızdır. Bu yüzden bir insan ancak bilinçlenmiş kabul edileceği 18 yaşında kendi isteği ile takdis edilerek ya gerçek bir Hristiyan olabilir ya da inandığı başka bir dini kabul edebilir. Doğal olarak bu durum Katolik Kilisesi tarafından hiç hoş karşılanmıyor ve Mennocular adı verilen bu grup için bir insan avı başlatılıyor, yüzlerce Mennocu acımasızca öldürülüyor.
Mennocular daha sonra kendi aralarında bölünüyor ve Amişler, Mennocular ve Bretenler olarak üçe ayrılıyor. 18. yüzyılda baskılar artıp, yaşam daha da çekilmez hale gelince o dönemde insanlara dinsel özgürlük vaat eden yeni dünyaya yani ABD’ye yelken açıyorlar.
Günümüzde dünyanın birçok ülkesine dağılmış olarak yaşayan Mennocuların sayısı 1 milyonun üzerinde. Amişler ise çok az bir kısmı Kanada’da olmak üzere neredeyse tamamı ABD’de yaşıyor. ABD’deki nüfusları yaklaşık olarak 250.000 kadar. Yani sayıca oldukça az sayılırlar. En yoğun olarak bulundukları bölge ise Pennsylvania eyaletinin Lancaster kenti. Burada yoğunlaşmalarının nedeni ise ABD’ye ilk göç ettikleri tarihte Pensilvanya’nın efsanevi valisi William Penn’in onlara kucak açıp barınacak yer ve yaşamlarını kazanacak toprak vermesi.
Teknolojiyi Reddeden Topluluk
Amişler sayı olarak az demiştik ama Batı toplumlarında ender rastlanabilecek bir nüfus artış hızına sahipler. Elizabettown Üniversitesi’nden Amişler uzmanı Donald B. Kraybill’in araştırmasına göre Amiş toplumunun yıllık nüfus artık hızı %4 gibi çok yüksek bir düzeyde. Her Amiş ailesinin ortalama 5-6 civarında, bazılarında ise 15’e ulaşan çocuğu bulunuyor ve hesaplamalara göre 2025 yılı civarında nüfuslarını iki katına yani 500.000’e ulaşmış olacak. Kısacası böylesine yüksek bir nüfus artışı nedeniyle Amiş toplumunun nüfusu yaklaşık olarak her 20 yılda bir 2 katına çıkıyor.
Amişleri diğer topluluklardan ayıran en sıradışı özellikleri ise nüfus artış hızları değil elbette. Onları farklı kılan, ABD gibi ileri teknolojinin yaşamın tüm alanlarında egemen olduğu bir ülkede yaşamalarına karşın teknolojiyi neredeyse hiç kullanmıyor oluşları. İnsan ilişkilerini ve toplumu bozduğuna, gerçek bir Hristiyan’ın Hz. İsa dönemimdeki gibi yaşaması gerektiğine inandıkları için elektrik, telefon, otomobil, bilgisayar, internet gibi çoğumuz için vazgeçilmez sayılabilecek hiçbir teknolojik yeniliği kullanmıyorlar. Ulaşım gereksinimlerini otomobil yerine “buggie” adını verdikleri at arabaları, ışık gereksinimlerini güneşin doğuşu ve batışı arasındaki zamanı değerlendirerek, iletişim gereksinimlerini ise yüz yüze görüşerek karşılamak Amişlerin tipik yaşam tarzı.
Bu düzeni korumak ve çocuklarının erken yaşlarda dış dünyanın olumsuz etkilenmelerini önlemek için ise Amişler temel ilköğretimin ardından çocuklarını devlet okullarından alıp kendi kilise okullarında eğitiyorlar. Onlara göre ABD eğitim sistemi karşı çıktıkları bir rasyonaliteyi çocuklarına aşılamaya çalışıyor çünkü. Öğretmenleri ise yine bu okullardan mezun olmuş çoğu 17-18 yaşlarındaki bekar Amish kızları. Kendi toplumları dışındaki insanları “Englishman” olarak adlandırıp onlarla olan ilişkilerini mümkün olduğunca asgari düzeyde tutmaya çalışıyorlar. Hepsi çok iyi İngilizce bilmelerine karşın kendi aralarında kullandıkları dil Pensilvanya Almancası.
Amişler günümüzde de inançlarına son derece bağlı biçimde yaşıyorlar. Kendilerine özel bir kiliseleri var ve ibadetlerini toplu olarak bu kiliselerde yapıyorlar. Her Pazar ayininden sonra topluluktan bir üyenin evinde toplanıp birlikte yemek yiyorlar. Pazar ayini dışındaki tüm ibadetlerini de evlerinde yapıyorlar. Yaşamın her alanında da inançlarının emrettiği kurallara uymaya çalışıyorlar. Yazılı bir kuralları yok ama “Ordnung” adı verilen bir kurallar silsilesi var.
İnançlarına bu kadar sıkı sıkıya bağlı olmalarına karşın Amiş toplumu bağnazlıktan son derece uzak. Ne de olsa yeni dünyaya göç etmelerinin temel nedeni bağnazlığın geçmişte onlara yaşattığı acı. Öyle ki, 16 yaşına gelen çocuklarını dış dünyayı ve diğer yaşam tarzlarını tanımaları, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kendilerinin belirlemesi ve özgür iradeleriyle bir sonuca ulaşmaları için tamamıyla serbest bırakıyorlar.
Her Amiş Kendi Yolunu Belirlemeli
Kullandıkları Pennsylvania Almancasında “dolaşmak” anlamına gelen “rumspringa” denilen bu dönemde gençler uyuşturucu, alkol, seks dahil istedikleri her şeyi serbestçe, sınırsızca deniyor ve yaşıyorlar. Sonra kendi tercihlerini yapıp isterlerse Amiş toplumuna geri dönüyorlar, isterlerse denedikleri bu yaşam tarzına uygun başka kentlere yerleşebiliyorlar. Geri dönenlerden ise, ki istatistikler gençlerin %93’ün geri dönmeyi tercih ettiklerini göstermektedir, Amiş toplumunun kurallarına uymaları bekleniyor.
Amiş toplumu, diğer Anabaptist topluluklar gibi, çoğu Hristiyan mezheplerin aksine doğar doğmaz vaftiz olayına karşı. Çünkü doğan her çocuğun masum olduğuna inanırlar. Kişi, yetişkin olduğunda ne zaman vaftiz olacağına kendisi karar verir. Ancak evlenmek isteyen her Amişin vaftiz olması zorunludur.
Günlük yaşam tarzları da oldukça sade sayılabilir. Örneğin kadınlar kesinlikle makyaj yapmıyor, mücevher takmıyor. Buna evlilik yüzükleri de dahil. Giydikleri uzun kollu ve tek parça etekler gösterişten uzak ve tek renk. Evlenene kadar başlarını siyah bir örtü ile kapatan kadınlar evlendikten sonra beyaz başörtüsü takmaya başlıyorlar. Erkekler de keza aynı şekilde sade giyiniyorlar: Sade renkli bir gömlek, yakasız bir pardösü ve bunları tamamlayan bir şapka. Evlendikten sonra ise sakal kesmeyi bırakırlar.
Amiş Toplumunda Evlilik
Evlilikler de yine Amiş toplumunun kendi içinde yapılıyor. 18 yaşını dolduran kızlar ile 20 yaşını tamamlayan erkekler eşlerini kendileri belirliyor ve ailelerinden izin alarak evleniyor. Yalnız burada da Ordnung kurallarına uymaları gerekiyor. Şöyle ki; bir Amiş ancak başka kendi cemaatinden ya da başka bir cemaat üyesi Amişle evlenebilir. Yabancı biriyle evlenmek kesinlikle yasak. Ayrıca ilk kuzenlerin evlilikleri de yasaktır, ikinci kuzen evlilikleri de sıcak karşılanmaz.
Evlenmeye karar veren Amiş gençleri rahibe veya rahip yardımcısına giderek o zamana kadar zina yapmadıklarını ve evliklerinin Ordnung kurallarına uygun olduğunu belirtirler. Eğer gençler evlilik öncesi seks yapmışlarsa ve bu durumu itiraf etme cesaretini gösterebilirlerse bazı değişiklikler olur. Gençler önce altı haftalık bir ceza ile önce günahlarının kefaretini öderler. Ve gelinin, normalde düğün sırasında giymesi gereken beyaz önlük ve göğüslüğü giymesine izin verilmez. Bir kadının düğünü sırasında giydiği beyaz önlük ve göğüslük öldüğünde de üzerinde olur. Dolayısıyla bir genç kız düğün gününde giydiği beyaz önlük ve göğüslüğün aynı zamanda kefeni olduğunu bilir. Bir tarım toplumu olmalarından dolayı da evliliklerin neredeyse tamamına yakını hasat mevsiminin sonunda yani sonbahar ya da kış aylarında gerçekleşir. Ve evlilikler ya Salı ya da Perşembe günü gerçekleşir.
Boşanma ya da doğum kontrol konusu da tıpkı Katoliklikte olduğu gibidir. Hiçbir gerekçe boşanma için yeterli bir neden değildir. Evlilikle başlayan bir birliktelik, ancak ölüm nedeniyle sona erebilir.
Amiş toplumunun temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Makineleşmeye geçmedikleri ve dolayısıyla daha yüksek maliyetli olduğu için ürettikleri tarımsal ve hayvanlar ürünler diğer üreticilerin ürünlerine göre daha pahalı. Fakat daha pahalı olmalarına karşın neredeyse yok satıyor. Çünkü teknolojinin neredeyse tüm nimetlerini reddeden Amişlerin ürettiklerinin gerçekten organik ve doğal ürünler olduğunu bütün tüketiciler biliyor ve özellikle tercih ediyorlar. Kriz dönemlerinde bile fiyatları yüksek olmasına rağmen Amiş ürünlerine yönelik talepte bir azalma olmaması tüketicilerin onlara duyduğu güvenin en bariz göstergesi. Amişlerin bir diğer bir geçim kaynağı ise marangozluk. Tamamen el emeği olan bu ürünler toptancılar tarafından anında kapışılıp piyasaya sunuluyor. Çünkü bir malı değerinden fazla paraya satmanın günah olduğuna inanan Amişler ürettiklerini maliyetinden çok az bir farkla veriyorlar.
Amişleri ABD’deki diğer topluluklardan farklı kılan bir diğer özellik de, ABD gibi vergi sisteminin son derece sıkı olduğu bir ülkede devlete tek kuruş vergi vermiyor olmaları. Gerçi hükümet birkaç kez vergi alma girişiminde bulunmuş ama kamuoyu baskısı nedeniyle geri adım atmak zorunda kalmış. Vergi vermedikleri gibi herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna da bağlı değiller. Onlara göre en iyi sosyal güvenlik yöntemi, kendi toplumlarının kurmuş olduğu sosyal güvenlik sistemi ve aile kurumudur. Örneğin bir Amiş’in eve gereksinimi varsa hep birlikte karşılıksız imece usulü ona ev inşa ediyorlar. Genelde doktora gitmeyip doğal yöntemlerle tedavi oluyorlar ama gitmek zorunda kalanların tüm masraflarını da yine topluluk karşılıyor. Askere gitmedikleri gibi Amiş toplumu genelde sorunlarını kendi içlerinde hallediyor ve hiç bir suçu polise bildirmiyor.
Amişlerin toplumsal dayanışma anlayışını gösteren en güzel örneklerden biri belki de Amish Grace (Amiş Merhameti) adlı filme ve kitaba da konu olan yaşanmış katliamdır. Bu olayda Amiş toplumu dışından bir kişi, bilinmeyen bir nedenden bir Amiş okulunu basarak 5 küçük kız çocuğunu öldürür ve ardından intihar eder. Katliamın ardından bir araya gelen mağdur Amiş anneleri katliamı gerçekleştiren kişinin evini ziyaret ederek ailenin acısını paylaştıklarını ve yaşananların “sorunlarını çözmekte aciz kalmış bir Tanrı evladının talihsiz bir eylemi” olduğunu söylerler. Ayrıca katliamı gerçekleştiren kişinin ardında yetim bıraktığı çocukları için de bir yardım kampanyası başlatırlar.
Amişler belki de bu yüzden, bireysel kapitalizmin ve yozlaşmanın en vahşisinin yaşandığı ABD’nin en sıradışı toplumudur. Onlar her ne kadar teknolojiden uzak durup modern dünya için ilkel sayılabilecek bir yaşam tarzı benimsemiş olsalar da, çoğu uygar toplumlara ders verecek bir ahlak anlayışları vardır.
http://www.serenti.org/ilkel-bir-toplumdan-uygarlik-dersi-amisle
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.14 14:33 thepurplbanana bok postası

İnsanların beni sadece loldeki OTP'mden dolayı sevmesinden sıkıldım.Gözünüzün önüne getirmeye çalışın.Tinder dan tanıştığım güzeller güzeli bir kızla ilk buluşmadayım.Herşey çok iyi gidiyor,fazla iyi gidiyor.Ortak ilgi alanlarımız var ve mizah anlayışımız uyuşuyor lakin aynı zamanda birbirimizi şaşırtabilcek kadar farklı tecrübelerimiz var.Laf arasında LoL oynadığımı ve Yone OTP olduğumu söyleme yanlışımda bulundum. O sadece gülümsedi ve bana bunun ne kadar havalı olduğunu söyledi.Sohbete devam ettik. Tuvalet ihtiyacımın geldiğini farkettim ve tuvalete gittim ama telefonumu masada unutmuşum. İçimde çok ama çok kötü bir his vardı. Dayanamayıp masaya geri döndüm ve ne göreyim. Buluştuğum kız çok heyecanlı bir şekilde telefonuna bakıyor. Dur bir saniye! Bu benim telefonum! Şifremi hatırlamış olmalı. "Hayırdır?" Diiyip telefonumu elinden aldım ve ne göreyim! op.gg profilime girmiş ve maç geçmişimi inceliyormuş. "Sadece zaferlerle dolu yemyeşil maç geçmişini görmek istedim" dedi. Nereye gitsem Yone beni bir lanet gibi takip ediyor. Erkek, kadın herkes; eğer bu yeteneğe ve geniş Yone mekanik bilgisine sahip olduğumu duyarlarsa beni adeta bir feed makinesi olarak görüyorlar. Bazen eve atılıyorum, cinsel seks yapacağımı sanarken kız parmağıyla bilgisayarı işaret ediyor ve "Sadece Yenilmez ve orman Yone oyna da seni izleyeyim" diye diz çöküyor. Ben bu muyum? Cesaretinden loldeki süt bebelerinin götüne azakana kılıcı sokan bir katletme makinesi miyim?
Has gurbetçi dediğin döner dükkanı açtığında en az 5 kuzenini evropaya götürür. 3 kuruş kar için pakistanlı dilenci çalıştırmaz. Has gurbetçi fransadan 5 euroluk parfümü lütuf gibi getirmez koyar taşağını calvin kleinden full giyim getirir. Has gurbetçi almanyada 1 euroluk tikivobka minivonka gibi sabun kalıbı çikolata getirmez. Getirdiğiniz o sabun kalıbına delik açıp 31 çekeyim amk beleşçileri. 20-30 k biriktirip benim 10 senede alamadığım evi 1 senede 10 kardeş it gibi çalışıp alıyorsunuz. Gurbetçileri viyana meydanında varna fatihi 2. Murat gibi tokatlaya tokatlaya sikeyim.
AMINA KOYİM SABAHIN 6'SI DAHA KARGALAR YARRAĞINI SAĞA SOLA ŞILAP ŞILAP VURMAZKEN ORUSPU EVLADI PATRON BOZUNTUSU ARIY0 3 DAKİKAYA GELEBİLİR MİSİN DİYO BEN MAKARNEKS MIYIM ORUSPU EVLADI SABAHIN 6'SINDA 3 DAKİKA İÇİNDE ANANIN AMINDAN ATEŞLENEN RAMAZAN TOPUYLA MI GELICEM ?
düşünsenize adamın teki; uzaktan sevdiğiniz ve yüzüne dahi bakmaya kıyamadığınız, açılmaya korktuğunuz o melek gibi kızı altına almış, bağırta bağırta orgazma ulaştırıyor. kız orgazmdan kilitlenerek o kadar sıkı sarılmış ki geri çekilmeye vakit bulamadığından tohumlarını kızın içine akıtıyor ılık ılık. tam da günündeymiş kız. yumurtası en olgun dönemde. o erkeğin spermleriyle dölleniyor yumurtası. ikisine ait bir zigot gelişmeye başlıyor rahminde. hay allah. içinde spermleriyle uyuduğu erkek sabah oflaya puflaya kalkıp ertesi gün hapı alıyor da kurtuluyorlar embriyoya dönüşmeden. bundan sonra daha dikkatli olacaklar. ertesi sefer anal yoldan birleşiyorlar kızla. bir gecede tam üç defa, evet üç defa kalın bağırsağını sıcak spermleriyle dolduruyor o melek gibi kızın. ara sıra parmaklarını vajinasının dibine kadar sokup cervixiyle lıp lıp oynuyor. kızın kaç kere spermleri yuttuğunun haddi hesabı yok. daha sonraları erkeği içine rahat rahat boşalabilsin diye parasını cebinden karşılayarak spiral taktırıyor kendisine.
kız bütün her şeyini teslim etmiş ve onun olmuş. ayağa kalktığında bütün deliklerinden spermler sızıyor bacaklarına doğru.
sen ise uzaktan birlikte olsaydınız neler yapardınız hayalleri kurup "acaba bu kız bana bakar mı" diye iç geçirmekle kalıyorsun. ahh ah dostlarım, hayat bazen çok acımasız. bizim gibi betalar anca uzaktan bakıp acı çekiyor...
UwU öncelikle iyi günler kyaaa:33 -^ herkesin kötü günleri olabilecegini unutmaaa;) v_v kullanıcının oyunlarıni inceledik ve uygunsuz bir davranış bulamadık Allaha sovse 2.saniyede banlariz ama feedlemesi önemli değil wintrade önemli değil hesap alım satım hiç önemli değil sonuçta egirllere,riota veya allaha sovmedigi icin ban atmıyoruz herkesin kötü günü olabilir UwU Chan kendini iyi bak sihirdar bol muzlu günler<33^
-Riot Sorakanin götten yiyen askerleri
arkadaşlar ben 9 aylık evliyim, kocam astsubay. Birbirimizi çok seviyoruz ve aramızda bir problem yok ama yatakta canımı yakıyor. Üstelik beni boğazımdan tutup "nasıl iyi mi terörist kürt" Türk'ün gücünü gör rum orospu" gibi küfürler ediyor. Başta zevkli geliyordu ama giderek şiddetin dozunu arttırıyor artık çok yoruyor beni. Ne yapmalıyım?
Ciddi TİPİ ÇÖP OLANLAR BOŞ YORUM YAPMASIN KENDİNE SÖVDÜRTMESİN!
Beyler benim önemli bir sorunum var amk. Kızlar çok bakıyor. Artık bu bakma olayı cidden rahatsızlık vermeye başladı. Gözünü hiç ayırmadan bakıyorlar. Ben de gözümü ayırmadan bakıyorum ne zaman bakmayı kesecekler diye bakmayı hiç kesmiyorlar. Yanımda kız oluyor mesela geziyoruz diğer kızlar o kadar çok bakıyor ki yanımdaki kız benden daha çok rahatsız oluyor. Bakmasınlar diye ters yapıyorum ters bakıyorum ne bakıyon amk falan diyorum gülmeye başlıyorlar bu sefer. Evden bakkala kadar gitsem bile illa denk geliyor bi tane. Mahalledeki küçük çocuklardan numaralarını gönderiyorlar. Sosyal medyadan rahatsız ediyorlar. Engellemekten bıktım artık cidden. Ciddi bir ilişkiye başlamak istiyorum bu sefer kız bana diyor seni seviyorum ama sen çok çapkınsın beni çok üzersin korkuyorum diyor. Arabası olan kızlar daha tehlikeli üzerime sürüp ses açan mı dersin camı açıp laf atan mı dersin neler neler yahu. Arkadaşlarım bana kızıyor mal mısın amk hepsiyle takıl diyorlar ama halimden anlayan yok. Kızın yanında abisi oluyor babası oluyor kız gizlice bana işaret ediyor kağıda numaramı yazdım gel diyor kafasıyla arkayı gösteriyor. Aranızda mutlaka bunları yaşayanlar vardır beyler Bi akıl verin zor durumda kalmaya başladım ciddi ciddi rahatsız oluyorum amk
HANGİ KIZLARLA CİDDİ DÜŞÜNÜLMEZ
1- Twitter jargonundan anlayan 2- Facebook gruplarında takılan 3- LoL, CS oynayan 4- Türkçe rap dinleyen 5- Depresif görünmeye çalışan 6- İnstada DM anketi atan 7- Erkek kankası olan 8- 18 yaşından küçük olan 9- Reelde ne çok sessiz ne de çok sesli olan 10- Sürekli snap atan 11- Yaşam felsefesi trip atmak olan 12- Her şeyi ciddiye alan 13- Anime izleyen 14- Discord kullanan 15- Ateist satanist falan olduğunu sananlar 16- Sporculara düşen 17- Hiç bir fikri olmadan rastgele bişeylere bok atan 18- Saçma hikayelerle baydıran 19- Dışarıda çok duran eve az giden 20- Rüya ve burçlara inanan 21- Fallara inanan 22- Sevdiğin bir filme(vb.) bok atan 23- Herhangi bir taraftar grubuna üye olan 24- Bir siyasi görüşü normalden daha fazla savunan 25- İlgiye aç orospu cocukları 26- Ergen festlerine 5kmden daha fazla yaklaşan 27- Aşko tarzı kelimeler ile hitap eden 28- 160tan kısa olan 29- Saçını mal mal renklere boyayanlar 30- Sigara kullanan
kızı soyar soymaz zıbam diye geçirmeyeceksin beyinsiz evladı. uzun süre sevişin amk vakit bizim. sonra yavaş yavaş soyacaksın, hala sokmak yok amk evladı. kızı ilk başta yavaş yavaş dokunacaksın, tüm vücudunu gezeceksin. püf noktaları var da uzun sürer. o huylanıp, iyice kıvama gelmeye başlayacak. daha am'a dokunmadık. am yok daha. şimdi biraz kıvranmaya başladığında, amın etrafına bas çek yapacaksın, hafif dokunuşlarla. bunu yaptıktan sonra, dudağını amın etrafında gezdireceksin. daha yalamak yok. sadece dokundurup çekiyorsun. bir süre devam et. kız uçacak. yavaş yavaş ama yakınlaş, orada da dokundur çek dudağını. ilk sinyali yolladık. şimdi tüm vücudu dudağınla gezmeye başla. bunu yaparken arada sırada öpeceksin. kız kuduracak, hatta titreyecek. amın üst bölgesine geldiğinde öpüp çekeceksin. iyice yaklaşacaksın, bu sırada arada da yalıyorsun tabi. ellerin de hiç durmayacak moruk. ellerin sürekli aktif olacak. sen amı öpmeye geldiğinde, ellerin bacaklarda, göğüste olacak. deli gibi sıkmayacaksın. am'a bir öpücük kondurduktan sonra yavaş yavaş elini ama götürüyorsun ve yukarıya kızı öpmeye çıkıyorsun. biraz orada yedikten sonra yine yavaş hareketlerle, aşağıya iniyorsun ve am'a bir dil atıyorsun. sonra kızın suratına bir bak. o şu an burada değil. amı yaladıktan sonra artık iş emmeye gelecek. emeceksin. ellerin sabit durmayacak sürekli oynayacak. emerken kızın suratındaki o azgınlığı göreceksin. sok artık diyecek. amaaaan sakın sokma orospu çocuğu. o kadar yaladın, boşa gider. yalamaya devam. eller durmuyor, amın her tarafını yalayacaksık, isteyecek. daha yarrak sokmadık. kız zaten 1-2 dakika sonra yine isteyecek. çıkarıp yarrağı sokacaksın. erken mi boşalma sorunun var? kıza 3 git gel biraz bekle, beklerken kızı öp falan. sonra devam edeceksin. baktın boşalacaksın, pozisyon değiştirme ayağıyla vakit kazanacaksın. tabi bu erken boşalan yıkıklar için. buradan sonra ağzın, ellerin ve sikin hiç durmayacak. sürekli sikeceksin. ve 2 gün sonra bir mesaj: "yine gelsene"
Belli ki erkek arkadaşına çok büyük ilgi duyuyor ve hayatındaki ilk yada ilklerden biri bu ilişkisi. Heyecanı yüzünden vajinası ıslanmamış ama çok azgın olduğundan sıcacık. Böyle bir durumda vajina hem girilmeyecek kadar dar olur hemde 38 derece ısıya sahip olur. Çocuğun girememesi normal.
Translated by Toygar Ram Çiftliği
Koç çiftliğinde duşta 18 çıplak kovboy emmek istiyorum büyük sert zonklama musluklar on sekiz çıplak kovboy becerdin kovboylar ram çiftlikte duşlarda kovboylar
Sıcak kovboy sıcak sert turuncu, titrek musluklar güçlü onsekiz kovboy daha arka bahçede büyük şişkin musluklar çok Sabit
Orgy içinde duş at ram çiftlik Büyük horoz zonklama, rammed tarafından kovboy popo gibi bir üreme koç gibi çürümek isteyen
Büyük zonklama musluklar almak emdi gerçek derin kovboylar kadar onlar fucked içinde onların uyku ram çiftlik o kayalar Büyük kovboy titrek musluklar
Ram Ranch duşta 18 çıplak kovboy musluklar emmek isteyen dizlerinin üzerinde Ram Ranch duş becerdin becerdin olmak istiyorum on sekiz çıplak kovboy emmek isteyen büyük sert zonklama musluklar Cowboys Ram Ranch gerçekten kayalar
Sıcak kovboy sıcak sert turuncu, titrek musluklar güçlü onsekiz kovboy daha arka bahçede büyük şişkin musluklar çok Sabit
Orgy içinde duş at ram çiftlik Büyük horoz zonklama, rammed tarafından kovboy popo gibi bir üreme koç gibi çürümek isteyen
Ram Ranch duşta 18 çıplak kovboy musluklar emmek isteyen dizlerinin üzerinde Ram Ranch duş becerdin becerdin olmak istiyorum on sekiz çıplak kovboy emmek isteyen büyük sert zonklama musluklar Kovboylar Ram Ranch gerçekten kayalar
Büyük sert zonklama musluklar, gerçek derin kovboylar uyku ram çiftliğinde becerdin almak için emdi, o kayalar kovboylar seviyor musluklar
"رام رانش"
18 راعي بقر عاري في الدش في رام رانش الديوك الخفقان الصلبة الكبيرة التي تريد أن يتم امتصاصها ثمانية عشر رعاة البقر العارية الذين يريدون أن يكون مارس الجنس رعاة البقر في الاستحمام في رام رانش على ركبتيهما يريدان مص الديوك رعاة البقر رام رانش صخور حقا
رعاة البقر الساخنة برتقالي جامدة الساخنة ، الخفقان الديوك بقوة ثمانية عشر رعاة بقر أكثر في الفناء الديوك المنتفخة الكبيرة من الصعب جدا
العربدة في الاستحمام في رام رانش كبير الديوك الخفقان صدمت بعقب رعاة البقر مثل كبش التكاثر الذي يريد التعفن
كبير الديوك الخفقان الحصول على امتص الحقيقي العميق رعاة البقر حتى الحصول على مارس الجنس في نومهم رام رانش ، إنه صخور يحب رعاة البقر الديوك الخفقان الكبيرة
18 راعي بقر عاري في الدش في رام رانش الديوك الخفقان الصلبة الكبيرة التي تريد أن يتم امتصاصها ثمانية عشر رعاة البقر العارية الذين يريدون أن يكون مارس الجنس رعاة البقر في الاستحمام في رام رانش على ركبتيهما يريدان مص الديوك رعاة البقر رام رانش صخور حقا
رعاة البقر الساخنة برتقالي جامدة الساخنة ، الخفقان الديوك بقوة ثمانية عشر رعاة بقر أكثر في الفناء الديوك المنتفخة الكبيرة من الصعب جدا
العربدة في الاستحمام في رام رانش كبير الديوك الخفقان صدمت بعقب رعاة البقر مثل كبش التكاثر الذي يريد التعفن
18 راعي بقر عاري في الدش في رام رانش الديوك الخفقان الصلبة الكبيرة التي تريد أن يتم امتصاصها ثمانية عشر رعاة البقر العارية الذين يريدون أن يكون مارس الجنس رعاة البقر في الاستحمام في رام رانش على ركبتيهما يريدان مص الديوك رعاة البقر رام رانش صخور حقا
كبير الخفقان الثابت الديوك ، الحصول على امتص الحقيقي العميق رعاة البقر حتى الحصول على مارس الجنس في نومهم رام رانش ، إنه صخور يحب رعاة البقر الديوك
SENE 2013 omegleden tanıştığım aybüke diye bir sevgilim vardı 104 gün sevgili olduk sonra aldattı fln neyse ayrıldım orspudan bnde aylar sonra fake açtım onun resmini kydum hesap adında berna kaya koydum facete sonra kapandı o hesabı aybükenin orspuluğunu yayıp numarasını dağıtıp intikam almak için açtım başta sonra intikamı alınca abaza trollemek için kullanmaya dvm ettim tabi o zamanlar yaşım 17 bankmatik kartım yok daha abazalardan para kazanacak yaşta değilim nyse benim hesap baya tanınmaya başladı günde 1000 msj geliyor her grupta orospu berna olarak tanınıyor benim hesap günde binlerce yarrak fotosu geliyor neys konudan sapmyım berna kaya hsabını açtktan 2 yıl sonr biri bana msj attı dediki berna senin berna olmadığını gerçek adının Aybüke olduğunu blyom amk şok oldum yıllarca ben bu fakei açmışım aybükenin fotosunu kullndim adımı berna koymuşum milyonlarca msj gelmiş bir kişi bile sen fakesin sen erkeksin dememiş ama biri bana msj atıyor ve bernanın aslında aybüke olduğunu biliyor yani ben fake değilimde adımı değiştirmişim sanıyor ben berna dedim siktir amk senin Aybüke oldunu biliyorum dedi nerden biliyon dedim pornonu izledim dedi Herhalde taşk geçiyor yada daha önceden trollediğim biri sanıyorum dediki ifşanı izledim escobarda diyor bende pablo escobar mı diyorum bu güldü bana aybükenin yani eski sevgilimin ifşasini atti bir baktım benim aybüke yarrak yalıyo ve ifşanın üstünde ismiyle Aybüke yaziyo yüzü saçı kaşı aynı sevinsem mi üzülsem mi bilemedim ama hala fake olduğumu profesyonelce sakliyorum dedimki pornomu nerden buldun sil fln diyorum bunun attığı videoyu ss aldim aybükenin bütün arkadaşlarına o sakso çektiği fotoyu attım sonra aybükeyle son kez yüzleşmek bir güzel küfür etmek için msj atmak için profiline girdiğimde birde ne göreyim saksocu Aybüke türbana kapanmış ulan hayatımda ne kadar sakso çeken kız tanidiysam hep saksodan sonra kapanıyor amk sakso çeken imana geliyor resmen o zamanlar modayd sonra namuslu takılmak olmayan namuslarini sikeyim
Ok, this is ABSOLUTE fucking bullshit. I went to take a test in class yesterday, and when I saw some sexy looking quadratics, my boner engaged. When I found the y-intercept of the equation, I couldn't help it!!! I closed my eyes, and I TORE my dick to shreds, using whip like motions and pulled with great force. That was one of the best nuts I ever had, just thinking about it now gets me riled up. Thing is, I nutted all over the kid sitting right next to me, and the teacher got all pissed at me, screaming at me for jacking off on a classmate. I told that bitch to shut the fuck up, and that jacking off is a natural, artistic, and beautiful process. He should BE HAPPY that my semen is all over him, maybe he can learn a lesson or two about the culture and art of jacking off. HOWEVER, the teacher didn't agree with me. She KICKED ME OUT of the classroom, and I didn't even finish taking the test. Not only THAT, but they made me clean up my cum after it already dried out and solidified on the carrpet. THATS TORTURE!! Do you know how hard it is to clean dried cum? You CLEAN cum after its FRESH out of your dick, not an hour after you fucking nutted. This is a fucking OUTRAGE. Do you really expect me to not whip out my cock and jack off when i see a HOT quadratic on a test? Either make the equations less sexy, or LET ME jack off in your classroom, asshole.
yeter be yeter. burama geldi. ben de am sikmek istiyorum lan. bizimki de can lan. bizim de canımız çekiyor. doldum artık burama geldi, yarrağıma da laf geçiremiyorum, söz dinletemiyorum. o da bazı şeylerin farkına varıyor, nasıl varmasın, taş değil toprak değil, benden, canımdan, kanımdan bir parça. bıktı banttan yayından, artık canlı yayına geçmek istiyor. yeter bak yemin ediyorum yeter, çıldırmak üzereyim. damarlarımda kan değil sperm dolaşıyor sanki, aylardır döl sıçıyorum. asosyalim lan. karılarla konuşamıyorum. benim yarrağım da sıcak bi amcığa girmek ister elbet. biz de am sikebiliriz elbet. ama yok amk yok. ulan benim vefalı yarrağım bugüne dek ne verdiysem kabul etti. nereye soktuysam yok demedi, mızmızlanmadı. diş macunu tüpünü kesip mi sikmedim, akrilik yünlerine mi yaslamadım, sırf kızlık bozuyomuş hissi vermek için baştan aşağı ketçapa buladığım kumpiri mi sikmedim, babaannemin öğrenci evime sererim diye köyden yolladığı halıfleksi rulo yapıp mı sikmedim koridorun ortasında. ama bıktım eritilmiş, yuvarlatılmış kartonpiyerlere sürtmekten, bıktım banyonun giderini, balkonumdan geçen pimaşları sikmekten. hepsine eyvallah dedi bu vefalı, meczup yarrağım. ama olmuyor beyler. bi yerden sonra kabul etmiyor bünye. gerçek bi delik istiyor. sıcak bi amcığın ateşinde kavrulmak, gerçek bir amcığın g noktasında kolbastı şov sergilemek, kanlı canlı bir bızırın ana arterlerine haçlı seferleri düzenlemek, gerçek bir göt deliğinde türbülansa girmek istiyor.
___"cowonaviwus-kun, we musn't. pwease, my immune system is not that stwong uwu" "I have no othew choice" he wepwied with a hawsh tone "no pwease!" I begged. "I wouwd do anywthing!" he waised his eyebwow, intwigued. "anything?" His fingew twaced acwoss my face, the cowd touch send shivews down my spine. I fewt afwaid but at the same time I fewt dwawn into his gazing eyes, they wooked so dead inside, so... wonewy. "Anything fow you, c-cowonaviwus-kun... " I sniffwed Then I fewt a shawp pain in my chest. penetwating. I gasped fow aiw, which onwy came out as a stwuggwing guwgwe, a coughing fit of bwood. Bwood. Wawm bwood escaped my weak ass bitch body. I wooked at him again, betwayaw and pain in my eyes, as teaws stweamed down my face and I cowwapsed to the gwound. With my bwuwwed vision I see him wook down on me, his stawe wefwected some sowt of twiumph, satisfaction. With damped heawing, I heaw him say the wast wowds I wiww evew heaw: "Then pewish."
Girl: Please don’t rape me! Guy named Please: Teacher: Are you fucking serious? Girl named Serious: Teacher: Are you fucking done? Girl named Done: Teacher: Are you fucking for real? Girl named For Real: Teacher: Please stop fucking everything up. Girl named Everything Up: Teacher: Can you stop fucking fooling around? Girl named Fooling Around: Teacher: Can you stop fucking joking? Girl named Joking: Teacher: Stop fucking cheating! Girl named Cheating: Teacher: Stop fucking stealing! Girl named Stealing: Teacher: Stop fucking yelling! Girl names Yelling: Teacher: Stop fucking sleeping! Girl named Sleeping: Teacher: Today we are going to finger paint Girl named Paint: Teacher: today we are going to publicly execute Hjgfdfghdsafgdsafghds for war crimes! Kid named Hjgfdfghdsafgdsafghds: I am such a comedic genius that it’s utterly, quintessentially inconceivable how I failed my audition at the Laugh Factory. Absolute fucking injustice.
Sabah: Kahvaltı sonrası spor ise :elli gram yulaf ezmesi iki yumurta beyazı bir tam yumurta çırp omlet yap, altmış gram az yağlı böreklik lor peyniri, isteğin kadar domates salatalık, şekersiz yeşil veya normal çay. Daha etkili seksen beş gram yulaf kaynat bir ölçek protein tozu at karıştır ye Antrenman kahvaltıdan sonra değilse Dört yumurta beyazı altmış gram lor domates peynir bir dilim kepek ekmeği bir ölçek protein tozu
Öğlen yarım yeşil elma şekersiz çay veya kahve türleri, ayran veya sade kefir Daha etkili hiç yeme
İkindi: Eğer antrenman akşamsa: seksen beş gram pişmemiş pirinç yağsız lapa şekilde haşla yanına yüz elli gram tavuk veya hindi
Eğer antrenman yoksa İki yüz gram tavuk veya hindi haşlanmış brokoli isteğe göre havuç ve çeşitli sebzeler de haşlanıp yenilebilir toplam sebze miktarı iki yüz elli gramı geçmesin Antrenman yoksa daha etkili: Annenin yaptığı mümkünse etli veya tavuklu ıspanak, kereviz, pazı gibi düşüş karbonhidratlı ev yemekleri iki yüz gramlık porsiyonu geçme
Yatmadan önce eğer yoğun bir gün geçirdiysen bir ölçek protein tozu içebilirsin Antrenman öncesi yemeklerini iki saat önceden ye Antrenmandan önce filtre kahve içerisine bir tatlı kaşığı hindistan cevizi yağı tavsiye ederim Ne olursa olsun antrenman sonrası protein tozu Antrenman esnasında bir buçuk litre su bitsin Gün içerisinde en az dört litre su Lor dışındaki süt ürünlerinden olabildiğince uzak dur Kalorilerini her fırsatta say Paketli yiyeceklerden kaç şeker düzeyini sıfıra yakın tut Günde beş grama kadar tuz istediğin kadar baharat tüketebilirsin
allah korusun ama eger boyle birsey basiniza gelirse parmaklarinizi kopegin gözüne sokun ve gözlerini oyun yada dasaklarini sikip patlatin amini siktimin itlerin bakin bakim nasil kaciyor amina kodumun iti bana hic bir havyan oglu hayvan it sever yazmasin sizinde annanizi sikerim gozlerinizi oyarim orosbu cocuklari sizi
Acil sikilmesi lazim sana threesome yazıyorum sex education izledik abi biliyoruz bu isleri :stuck_out_tongue: sekks terapisti olduk abi ya vajina uretra yumurtalık amcik derinliği 16 cm olup ilişki yaşanan kişiye gore uzayıp küçülebilir abi sen threesome yap derdin tasan kalmasın :wink:
sikmek istiyorum seni anlıyor musun benim minik orospum, sikmek istiyorum. götünün şerefiyle, haysiyetiyle oynamak istiyorum lan. etli götünün oynak loplarını yaba gibi ellerimle avuçlayıp, akli melekelerimi yitirinceye dek yaslı kalmak istiyorum kavisli çatının tam tepesinde. mor başlı gövel yarrağımı stabilize göt çemberinin etrafında nakış, nakış, ilmek ilmek dokumak istiyorum seni küçük fahişe. kanaviçe desenli yarrak damarlarımdan boncuk boncuk süzülen sıcak spermlerimi, saten kırlent üzerine işlenmiş iğne oyası dantel örneği misali işlemek istiyorum yassı götceyizine. kuru göt deliğine kırmızı fiyonk kurdele takıp, alkış tuta tuta, ağır aksak tempoda, düyek usulünde, hicaz makamında sikmek istiyorum seni. sana ızdırap vermek istiyorum orospu çocuğu anlıyor musun beni? itibarını, erkeklik gurunu, ömür boyu beslediğin, büyüttüğün, yaşatan haysiyetini beş paralık etmek, cümle akraba'i taallukatına rezil'i rüsva, kepaze eylemek istiyorum. babanın gözleri önünde sikmek istiyorum, annenin antika maun sandığında sakladığı naftalinli okul önlüğününü giydirip sikmek istiyorum, amca çocuklarının gözleri önünde pileli eteğini sıyıra sıyıra kucaklamak ve kıskaca almak istiyorum ürkek bedenini. dayının çocuklarına ekşi göt deliğini zorla yalattırmak istiyorum.
Corona virüsüne demişler dünyadaki bütün ülkelere tek tek gidip bulastin insanlari öldürdün peki niye hiç türkiyeye uğramadın demişler corona virüsü de demiş ki türkler öle bı millet ki 1 tane bırakırsan ardında devlet kurup intikam alır
yollardayım ben, ben gidiyorum yolun kenarına kocaman çorba yazmış, hayvan gibi toteme çorba yazmış. içeri giriyorum ne çorbası var diyorum? Mercimek. Ananı sikiyim hayallerimle oynadın orospu çocuğu. Ayak lazım paça lazım işkembe lazım. Mercimek ne o avradını siktiğim madem yok neden oraya kocaman çorba yazıyon orrospu çocuğu. ÇORBA
submitted by thepurplbanana to Tanrilar_Konseyi [link] [comments]


2020.08.08 19:47 ArnoldCivardanegezer Benim burun estetiği hikayem

1yıl önce bu günlerde Blackpill'den bihaber olduğum zamanlar, yine neden hiçbir kız beni beğenmiyor, neden bu kadar çirkinim, neden hiç sevilmeyi hak etmiyorum diye kendi kendime düşünürken, uzun ve kemerli bir buruna sahip olduğum için estetik ameliyat olmaya bir yakınımın tavsiyesiyle karar verdim, para biriktirdim ve memleketin en sağlam doktorlarından biri tarafından 3saate yakın süren ameliyatım gerçekleştirildi.
Öyle uçuk hayallerim de yoktu yani tipsiz olduğumun farkındaydım sadece yüzüne bakılabilir bir erkek olmak istiyordum, en azından birine gülümsediğimde bana endişeyle yaklaşmasın, gözlerimdeki parıltıyı görsün istedim. Dediğim gibi Blackpill'i bilmiyordum.
Zorlu bir iyileşme sürecinden sonra ne mi oldu ? Hiçbir şey olmadı :) 2/10 iken 2,5/10 oldum. Hala bok gibi tipim var. Yanlış olmasın burnum güzel oldu ama araştırmalarıma göre burun ameliyatının kişinin yüz çekiciliğini artırmaya çok da bi etkisi olmuyormuş.
Her yıl yarım milyon insan burun estetiği oluyor(2013 verisi) Gerçekçi beklentileri olan hastalar ve deneyimli bir cerrah ile birlikte rinoplasti başarı ile sonuçlanmakta.
Benim beklentilerim gerçekçiydi, yani iyi bir görünüşüm olmayacağının farkındaydım ama en azından ortalama bir yüze sahip olmayı bekliyordum. Kim bilir belki biri hasbelkader benden hoşlanırdı. Karşı cins tarafından sevilmenin nasıl bir şey olduğunun hayallerini kuruyor, aşık olacağım kişiyi nasıl mutlu edebileceğime kadar düşünüyordum yalan yok. Bu senenin başında blackpill'i öğreninceye kadar ne kadar saf olduğumun farkında değilmişim. Artık kabullendiğim için kimseye karşı nefret veya kızgınlığım yok blackpill bana sahtekarlara karşı ayık olmamı sağladı diyebilirim.
(Bu arada; ameliyat konusunda soruları olan varsa yanıtlayabilirim.)
submitted by ArnoldCivardanegezer to turkincel [link] [comments]


2020.08.01 16:46 komediyen İREM SENİ ÇOK ÖZLEDİM

Henüz 5. sınıfa gidiyordum. Küçük bir çocuktum o zamanlar. Metin 2 diye bir oyun var, işte ben o zamanlar bu metin 2 nin orjinal hali yani tr sini oynardım. Bir gün bir arkadaşım bana metin35 var kılıç, zırh yapmak daha kolay falan demişti. Tabi benim aklıma yatmıştı, gerçek metin2 zordu. Kim istemezdi ki +9 itemler, yüksek level olmak. Arkadaşıma "Gel banada yükle" demiştim. Arkadaşım bize gelip yükledi ve oyuna girdik. Ninja karakterini oluşturmuştum, nickini ne yaptığımı hatırlayamıyorum kesin saçma sapan bir şeydi. Oyunu oynarken her şeyin çince olduğunu fark ettim. Normalde oynamazdım ama level atlamak o kadar kolaydı ki vazgeçememiştim. Zamanla oynaya oynaya yüksek levellere gelmiş güzel itemler yapmıştım. Bir gün oyunda bir tane kız ninjanın yanına giderek ws teklif etmiştim. Tabi bu oyunu yabancılar da oynuyordu. Neyse ws teklif ettiğim kişi beni yenmişti. Nasıl olurdu tekrar tekrar ws atmamıza rağmen, her defasında kaybediyordum. Kız ninjaya oyunda "Türk müsün sen" diye sordum. Bana cevap vermemişti. Büyük ihtimal yabancı diyerek başka oyuncularla ws atmaya devam ettim. Aradan bir kaç gün geçmişti ki bu ninjayı tekrardan gördüm. "IIIIIIIIIIIIII" diye tuhaf bir nicki vardı. Hiç unutamıyorum. Tekrardan yanına giderek "Beni hatırladın mı hani ws atmıştık?" diye sordum. Sonradan kafama dank etti. Kendi kendime "Bu kişi yabancıydı." dedim. Tam yanından gidecekken "Evet" dedi. Şaşırmıştım, bu sefer "Sana Türk müsün diye sorduğumda neden cevap vermedin" dedim. O kısımları tam olarak hatırlayamıyorum. Bununla birlikte kasılmaya, leveller atlamaya başladık. Zamanla bana kanka demeye başladı. Birbirimize isimlerimizi söyledik. Onun adı İREM di. Kız olmasına şaşırmıştım ve birazda moralim bozulmuştu. Çünkü kızlarla oyun oynanmaz diye düşünürdüm. O zamanlar küçüğüz yanlış düşünemiyoruz hiç. Neyse bir gün ondan msn adresini istedim. Bana "Kanka benim msn adresim yok" demişti. Bende ona kız kardeşimin msnsini vermiştim. Kankam Msn adresine girdiğinde bana profil resmine "kendi fotoğrafımı koyabilir miyim?" diye sormuştu. "Sen bilirsin" dedim. Neyse kankam profil resmini kendi resmi olarak değiştirdi. O yüzü o at kuyruğu saçı aradan yıllar geçse de hiç unutmadım. Aradan aylar geçti, bir yandan metin2 oynuyoruz bir yandan da sürekli msn de konuşuyoruz. Ben o zaman dershaneye gittiğim için akşam 6 gibi anca oyuna girebiliyordum. Oyuna girdiğim zaman daha karakter gelmeden sol köşede mesaj simgesi belirirdi. Mesajı atan kişi İrem'di. "Selam" diye. Vay be bunları yazarken o anlar aklıma geliyor ya. Neyse ben bir gün oyunda yine kız bir ninjayla tanıştım. O da kızdı ama adını hatırlayamıyorum. Metin 2 de evlenme diye bir şey var. O yeni tanıştığım ninja ile oyunda evleniyordum. Kankama "Kanka evleniyorum düğünüme gel" demiştim. Bunun üzerine oda düğünümüze gelmişti. Dans ettik, düğüne gelen başka insanlarla muhabbet ettik ve düğünü bitirip evlenmiştik. Aradan 2 , 3 saat geçmişti ki kankamdan bir mesaj geldi. "Kanka bu kızdan ayrıl, çok güçsüz" demişti ve sürekli o kız ile ws atıyordu. Bende ona "Ne gerek var, ben ayrılmam" demiştim. Bunun üzerine kankam bana " Senin ben taa amk. Senin şerefini, gelmişini, geçmişini" diyerek dümdüz gidiyordu. Şok olmuştum "Kanka ne oldu neden küfrediyorsun?" diye sordum. Bana "Lan ben seni seviyordum, ben sana aşık olmuştum." demişti. O an işte o an bilgisayarın başında kalbim güm güm diye atıyor ellerim ayaklarım titriyor, nefes alıp vermekte zorlanmaya başlamıştım. Kendi kendime "Ne oluyor bana? Şekerim mi düştü yoksa" diye annemin yanına gitmiştim. Halbuki 11 yaşında ki çocukta ne şekeri? Annem beni görür görmez "Hala hazırlanmadın mı dershaneye geç kalacaksın" diyerek bilgisayarın fişini çekmişti. O gün dershanede hoca ders anlatırken ben İrem'in dediklerini düşünüyordum. Eve gelir gelmez bilgisayarın başına geçip oyuna girdim. Bu sefer İrem bana mesaj atmamıştı ama oyunda açık gözüküyordu. İrem'e mesaj attığımda bana "Bir daha bana yazma sevgilim kızar" demişti. Oyunda "Burak" diye birisiyle evlenmişti. Üstüne üstlük 15 yaşındaydı yani bizden büyüktü. Burağa mesaj atarak "o kız 11 yaşında senden küçük" dedim. O da bana "Aşkın yaşı olmaz" demişti. Bunların oyunda ki arkadaş çevresi kalabalıktı ve oyunda kendilerine özgü bir mekanları vardı. İrem sürekli onların yanında takılıyordu. Ben ise oyunu sırf o var diye oynardım o oyunda açık olmadığı zaman direk çıkardım. Msn ye hiç girmez olmuştu artık. Bir gün onların oyunda ki mekanlarına gitmiştim. Ninjanın görünmezlik skili ile aralarına yaklaşırdım. İremi onların yanın da gördükçe ağlardım. Neden ağlıyordum ki alt tarafı bir oyundu neden canım bu kadar yanıyordu bilmiyordum. Oyunda kuzenim de oynardı o da okçu ninjaydı ve hile vardı. Kuzenim ile birlikte bunların mekanını basmıştık. Tabi kuzende hile olduğu için yerden kaldırmıyordu sürekli öldürüyordu. Çocukluk işte ne düşünüyordum ki. Oyuna bir kaç gün girmemiştim. Msn de takılırken İrem'den mesaj geldi "Neden oyuna girmiyorsun" diye sordu. "Canım oynamak istemiyor" diye cevap verdim. Bana "Mustafa ben seni çok seviyorum" demişti. Bende salağa yatıyordum, bana her seni seviyorum diyişinde ona "Ne demek istiyorsun anlamıyorum" diyordum. Profil resmine yeni bir resim yüklemişti. kız kardeşi ile birlikte. Kız kardeşinin adı Ayşe idi. İrem"in bana en son attığı mesaj "Kanka İzmir'e taşınıyoruz oraya gidene kadar msn ye giremeyeceğim, oraya gidince tekrardan konuşuruz" demişti.
İrem bir daha ne msn ye ne de oyuna girdi. Her saat başı oyuna girer açık mı acaba diye kontrol ederdim. En saçma olanıysa İrem'in soyadını nasıl hatırlayamam. Keşke salağa yatacağıma "Bende seni çok seviyorum" deseydim. Ne zaman İrem ismini duysam kalbimin atışı hızlanır, elim ayağım titrerdi. Belki çok saçma gelecek, oyun ulan bu aptal mısın diyeceksiniz. Ama o duyguları hissetmek o acıları yaşamak bile çok güzeldi. Ne kadar kızla çıktıysam bu duygunun en ufağını bile hissedemedim. Az önce kız kardeşimin hesabına girdiğimde İrem ve kız kardeşinin birlikte çekildiği fotoğraf duruyordu. Bunu görünce bı yazayim dedim. Velhasıl kelam olurda bir gün karşıma çıkarsa ne yaparım bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var onunla konuşmayı, birlikte oyun oynamayı, birde onu çok özledim... Okuyan herkese çok teşekkür ederim. Hala aşığım.
submitted by komediyen to kopyamakarna [link] [comments]


2020.07.29 15:25 griljedi GRRM - 2012 Söyleşileri

  1. Şu ana kadar yayımlanan kitaplara eklediğiniz ve okuyucunun bulmasını umduğunuz ama bulamadığı şeyler var mı? Yahut çok az kişinin gördüğü?
Hayranların şu ana kadar her şeyi öğrendiğini düşünüyorum. İnsanlar düşüncelerini internette, bloglarda yazıyor. En anlaşılmaz, ücra ipuçları bile kısa sürede bulunuyor ve dikkat çekiliyor.
  1. Valyria’yı görecek miyiz?
Kıyamet öncesi mi şimdiki halini mi? Belki.
  1. Cevaplanmamış ama Kış Rüzgarlarında cevaplanacak üç soru söyler misiniz?
Söyleyebilirim ama söylemeyeceğim.
  1. Bronn’un hikayesi bitti mi?
Bronn’un hala bir rolü var, kesinlikle geri dönecek.
  1. Başlangıçta onlara vereceğiniz yolu ertelediğiniz veya yoldan saptırdığınız bir karakter var mı? Varsa, kim?
Hayır, var diyemem. Bazı durumlarda kronolojiler başlangıçta istediğimden farklı ama tüm karakterlerin hikayeleri aynı devam devam ediyor.
  1. Demiradamlar kuzeye saldırmamış ve Kızıl Düğün gerçekleşmemiş olsaydı Kuzey ve Nehirtoprakları bağımsız kalmaya devam edebilir miydi?
Kuzey olabilir ama Nehirtoprakları daha sorunlu. Gerçek doğal sınırlar olmadan, nehirtoprakları her taraftan saldırılara karşı savunmasızdır, bu yüzden tarihleri kan ve kargaşa ile dolu.
  1. Hayranların bulduğu ama sizin o amaçla yazmaya niyetlenmediğiniz en büyük kırmızı ringa balığı (yem) nedir?
Bu söylemek olurdu ama hayranlar, ufacık bir şeyden bile kuram çıkarıyorlar. Zaman zaman bunları bana e-posta atıyorlar.
- Dothraki aslında bir dizi bozkır ve ova kültürünün bir karışımı olarak tasarlandı ... Moğollar ve Hunlar, kesinlikle, ama aynı zamanda Alans, Sioux, Cheyenne ve çeşitli diğer Amerikan kabilelerinin ... saf bir fantazi ile terbiyeli hali. Araplara veya Türklere - orijinal olarak bozkırların atlıları olması haricinde- herhangi bir benzerlik tesadüfidir (bu emmiye biri Hunların da Türk olduğunu söylesin. Neyse). Bununla birlikte, genel olarak, tarihten ilham alırken, ister bireylerden isterse tüm kültürlerden olsun, doğrudan bire bir nakillerden kaçınmaya çalışırım. Robert'ın VIII. Henry veya Edward IV olduğunu söylemek nasıl doğru değilse, Dothrakilerin de Moğol olduğunu söylemek doğru olmaz.
- GRRM; “Ejderhaların Dansı sonunda pek çok uçurum vardı, 6. kitapta bunları çok erken çözeceğim. Kitabı inşa ettiğim iki büyük savaşla açacağım; Buz Savaşı ve Meereen-Köle Körfezi Savaşı ve sonra oradan alıp devam edeceğim.”
- Ned ve Robb’un ölümü... Bu iki karakterin sonunu en başından beri biliyor muydunuz yoksa zaman içinde mi karar verdiniz?
Neredeyse en başından beri biliyordum. Hikayenin büyük vuruşlarını biliyorum; ana karakterlerden kim ölecek, kim yaşayacak... hepsini. Yazım sırasında keşfettiğim çok ayrıntı var, küçük karakterler gibi... Yani ana karakter altı arkadaşıyla bir savaşa girecekse altı arkadaşın hepsine de ne olacağını bilmiyorum, buna yazarken karar veriyorum ama büyük oyuncular, büyük hayatlar ve hayat değiştiren büyük olayları en başından beri planlı.
- Bir çok kişi Jon’u öldürdüğünüzü düşünüyor. Geçmişte Starklara çok kötü şeyler yaptınız ama içimden bir ses Jon hayatta kaldı diyor. Bu konuda yorum yapmak ister misiniz?
[Güler] Bu konuda yorum yapmayacağım.
- Jon, Lord Kumdandan olarak resimden etkili bir şekilde çıkmış olsa da - yaşıyor olsa bile, Sur’un o kış geldiğinde Ötekileri geri tutma şansını sevdiğimden emin değilim. Kış Rüzgarları'nda Sur’un güneyine doğru hareket ettiklerini göreceğimizi varsayabilir miyiz?
Çok fazla şey söylemek istemiyorum ama Kış Rüzgarlarında kesinlikle daha fazla Öteki göreceksiniz.
- Kargaların Ziyafeti ve Ejderhalarla Dansta bölüm başlıkları olarak Kraliçe'nin Eli veya Demir Talip gibi etiketleri kullanmaya başladın, daha önceki ciltlerde ise her zaman Jon veya Ned ya da Arya idi. Bu kimlik sorunlarını keşfetmenin bir yolu mu? Özellikle Arya ve Sansa ve Theon ile tüm kimlikleri değişiyor gibi görünüyor.
Evet, tam olarak amacım bu. Bu kitaplarda birçok kimlik saldırı altında.
- Ortaya çıkan bir diğer tema da – her yerde var ancak ancak Ejderhalarla Dansa son pov’da daha da netleşiyor - taht oyununda oyuncu olduklarını düşünen karakterlerin piyonlardan daha sık olması. Gerçek güç gölgelerdedir. Bu fikri en başından itibaren keşfetmek istediniz mi yoksa hikaye geliştikçe mi ortaya çıktı?
Hangi durumdan bahsettiğinize bağlı. Bu seriye 1991 yılında ilk başladığımda, ne olduğunu gerçekten bilmiyordum. A Game of Thrones'a geldiğimde, ana temaların ne olacağını biliyordum ve bu kesinlikle onlardan biri. Gücün doğası ve gücün kullanımı ve insanların iktidara gelmesi için neler yaptıklarını - ele aldığım en önemli şeylerden bazıları.
Varys’ın 2. kitapta sorduğu kral, rahip, savaşçı bilmecesi buna hitap ediyor. Kim kime itaat ediyor? Asıl güç kimde? Asıl soru bu.
- GRRM, Tyrion karakterini, 1981 yılında Lisa Tuttle ile yazdığı Windhaven isimli kitaptaki bir cümleden ilham aldı; “Bir cüce var, gördüğüm en çirkin adam ama ayrıca en zekisi.”
- GE: Tyrion ve Daenerys, serinin en ünlü iki karakteri...
En popüler iki karakterden biri, ancak bence evrensel olarak en popüler olan ikisi Jon Snow ve Arya. Her karakterin hayranları ve büyük bir iltifat olarak aldığım aleyhte sözler var. Gerçek insanlar hakkında böyle hissederiz; bir kişi onları sever, başka bir kişi onlar tarafından tahrik olur ve başka bir kişi onların sahte olduğunu düşünür. Kurgusal bir karakter yaratıyorsanız ve herkes karakteri seviyorsa veya karakterden nefret ediyorsa, muhtemelen bir karton parçası yaratmış olursunuz.
- GRRM, Kargaların Ziyafeti’nde Brienne’nin asılırken yaptığı seçimin “kılıç” olduğunu doğruladı ve bunu küçük Payne’i kurtarmak için yaptığını da... Yani Podric Payne, hala hayatta.
- Karakterleriniz arasında bir seyahat arkadaşı seçmeniz gerekse kimi seçerdiniz?
Hedefe ve ne yapmak istediğime göre değişir. Eğer sadece gezi, manzara, farklı yerleri görmekle ilgiliyse Tyrion’u yanıma alırdım; asit yorumları (iğneliyici demek istiyor sanırım, söyleşi ispanyolcaydı, ben de otomatik sayfa çevirici kullandım) belli zamanlarda çok iyi olurdu. Daha romantik bir kaçış olacaksa da Daenerys’i alırdım çünkü eğlenceli olmasının yanı sıra çok güzel bir kadın.
- Kim daha seksi? Hayalinizdeki Daenerys mi yoksa Emillia mı?
Gerçek şu ki Emillia çok seksi ama farklılar. Benim için seçmesi zor çünkü ikisini de çok seksi görüyorum. Emillia düşündüğüm karakterin daha yaşlı bir hali. Kitaptaki Dany, cinsellik dünyasına girmiş bir genç kız ile küçük bir kız olma arasında değişiyor. Bazen bir kraliçecilik oynayan bir kız gibi davranırken, bazen de her açıdan tamamen işlevsel bir yetişkin gibi davranır. 23 yaşındaki Emillia 17 yaşında olması gereken (aslında 16) bir karakteri canlandırıyor.
- Westeros’ta ailelerin çok fazla çocuğu var, onları rahatça öldürebilmek için mi? Karakterleri öldürmeyi seviyor musunuz?
Bunu sevmiyorum ama bazen bunu komplo ihtiyaçlarıyla yapmak zorunda kalıyorum. Buna ek olarak ilham aldığım dönem Orta Çağ; o dönemlerde ailelerin şimdikilerden daha fazla çocukları olurdu çünkü kadınlar da çocuklar da sık sık doğumda ölürdü hatta çocuklarınızın ileride fazla yaşamayabileceğinizi bilirisiniz; kimisi erken yaşta kimisi biraz daha ileri yaşta ölürdü. Bu yüzden o dönemlerde çok çocuk olurdu. Ben de, her ne kadar bu bir fantezi de olsa, işime bunu yansıtmaya çalışıyorum, o dönemin şartlarına sadık kalmaya çabalıyorum.
- Yedinci kitabın ismi Kurtların Zamanıydı, bunu neden değiştidiniz?
Bu geçici bir başlıktı; bir isim seçmem istendi ve benim de aklıma ilk Kurtların Çağı ya da Kurtların Zamanı geldi ama hiçbir zaman sevmedim. Bir Bahar Rüyası daha iyi bir başlık.
- Ormanın Çocukları ile Ötekiler arasında göründüğünden daha yakın bir ilişki var mı?
Olabilir, olabilir. Hikaye devam ettikçe gelişecek bir konu, bu yüzden şu an bir şey söylemem (kendi de bilmiyor :D ).
- Jon Arryn’nın ölümünün LF ve Lysa eliyle olduğunu öğrendik, peki Sör Hugh’un ölüm emrini kim verdi? Cersei mi? LF mi?
İkisi de olabilir, kararınıza göre... Ancak bu, sadece bir Gregor olayı olabilir de. O cani ve acımasız biri, birini öldürmek için gerçek bir nedene ihtiyacı yok.
- Doran ve Mellario’un tartışma sebebi çocuklarını uzaklaştırma meselesi yüzünden ise Mellario neden Dorne’u terk etti? (Herkesin merak ettiği bir soru.)
İyi bir evlilik değildi. Yeni ve egzotik bir şeyin cazibesi nedeniyle evlendiler. Bazen cazibe en az beklediğiniz zaman olur. Uzak bir ülkenin prensi idi ve o da hayat dolu, çok çekici, çok farklı bir kültürden gelen bir kadın gibi görünüyordu. Dorne'a geldiğinde, Norvos'tan farklı olan, özellikle de çocukların başkalarına himaye edilmesiyle ilgili geleneklerin olduğunu görür. Bu ne siyasi bir evlilik, ne de büyülü bir evlilikti, sadece insan doğasının bir örneğiydi. Bazen ilişkiler iyi bir temel üzerinde başlar: tanışırsınız, büyük bir cinsel cazibe vardır, bir ilişki kurarsınız, evlenirsiniz ... ve sonra dört veya beş yıl içinde gerçekten ortak bir şeyinizin olmadığını fark edersiniz. Bir hata yaptınız ve yedi krallıktaki gibi boşanmanın yaygın olmadığı bir toplumda kolay çözümü olmayan bir durumdasınız... Bu sadece başarısız olan politik bir evlilik örneği değil, ayrıca aşk evliliklerinin bile başarısız olabileceğinin bir örneğidir.
Bazen Yedi Krallık'taki politik evlilikleri iyi gelir ve aşk için olan evlilikler iyi olmaz. Bazen bir çift birbirini sever ve sonra bir noktada sevmezler. Şehvetten gülüşmeler başka bir şeyden de gelişmeyen evlilikler vardır. İşlerin iyi gideceğine dair bir garanti yoktur ve bunun sonucu, hayal kırıklıklarının gelişmesi ve her insanın kendi yolunda gitmesi için yabancılaşmanızdır. Bu konuda Mellario'dan bir miktar acı var çünkü Dorne Prensi olarak Doran çocuklarıyla birlikte kalabildi ve Mellario, onları terk etmek zorunda kaldı (anladığım kadarıyla Doran, kadının çocukları alıp gitmesine izin vermemiş).
- Kitaplarda, krakenleri derinlerden uyandırabilecek bir boru hakkında hikaye var. Hiç kraken görecek miyiz?
Mümkün soruya şaşırmış görünür
- Ölü ulukurt ve yavrular hakkında... Bunlar eski ilahlardan bir hediye mi yoksa Bloodraven’dan mı? Bazıları ölü kurdun boğazına takılan geyik boynuzunu bir fs olarak görüp Stark-Baratheon çatışmasına işaret kabul ediyor.
Dostum, bu okuyucuların anlaması gereken bir şey. Eğer orada dikkatlice ince bir şekilde çalıştığım bir sembolse, bunun nedeni insanları düşündürmek için fikir verici olmaya çalışıyorum. Eğer görürseniz ve merak etmeye başlarsanız, bu bilerek yapılmıştır. Ama "Bu bir sembol! Bu bir sembol!" diye bağırmayacağım. Her okuyucu kendi okumalı ve sembollerin ne olduğuna ve ne anlama geldiğine kendileri karar vermelidir. Bu, karmaşık bir sanat eserinde yaptığınız işin bir parçasıdır, kasıtlı olarak yapılandırılmış ve nispeten belirsiz olan bir şey, böylece her okuyucu kendi sonuçlarını çıkarabilir.
- Jaqen, Kızıl Tanrı'ya ve başka yerlerde ateş tanrısına atıfta bulunur. R'hllor'dan mı bahsediyor? Arya'nın Yüzsüz Adamlar tarafından eğitildiğini gördüğümüzde, R'hllor onlar için özellikle önemli görünmüyor.
George bir an düşünür Eh, Jaqen’ın onu ne zaman andığına dikkat et; yakın zamanda neredeyse yanıyordu.
- İsyan sırasında neden Davos, Stannis’e yardım etti?
George güler Çünkü soğanı vardı! Ve kendi kendine şöyle düşündü: "Bunları en iyi fiyata nereden satabilirim? Onları King's Landing'e götürürsem bana soğan bedelini ödeyecekler ama onları açlık çeken insanlara götürürsem kesinlikle daha iyi ödeyecekler. "
- Varys ve Illyrio, Prens Doran ve Sör Willem Darry'nin yapmış olduğu nişan sözleşmesinin farkında mıydı? Ve neden Darry veya birisi Viserys'e ölümünden önce bu anlaşmayı söylemedi?
İlk soruya: hayır. İkincisi ise, Viserys karar verildiğinde olgunlaşmamış bir çocuktu ve bu bilgiye hazır değildi.
- Arthur Dayne, asil ve cesur bir şövalye olarak tanıtıldı. Jaime bile dehşete düşerken o nasıl Aerys’in acımasızlıklarını destekleyebildi?
Okumaya devam edin.
- İlk Daenerys, Daemon Blackfyre ve Dorne prensi arasındaki ilişkide neler olduğunu anlatır mısınız?
Daemon ve Daenerys'in aşık olmasına rağmen, kardeşi kral Daeron, sevgi meselelerinden daha çok devlet meseleleriyle ilgiliydi. Dorne ile uzun yıllar mücadele etmiş ve Yedi Krallığa taciz etmelerini engelleyemedikleri gibi onları Yedi Krallığa katamamıştı. Şiddetin başarısız olduğu yerde, belki de evliliğin düşmanlığa son verebileceğini fark etti ve böylece kız kardeşini Dorne prensi ile ittifak kurmak için kullandı. Bu politik bir evlilik, saf ve basit, Dorne ve Yedi Krallık arasında birliği garanti etmek için uygun bir evlilik. Ayrıca, kız kardeşini ki kendisiyle birkaç çatışması olmuş ve bir çok insanın tahtın gerçek sahibi olarak gördüğü piç erkek kardeşi yerine, Dorne prensine vermeyi tercih etti. Bu da Daemon’u ilk Blackfyre Taliplisi olmasına iten bardağı taşıran son damlaydı.
- Ejderhalarla Dansta, Brandon Stark’ın da Robert gibi kadınlara olan ilgisi hakkında daha fazla şey öğreniyoruz. Brandon'ın da piçleri var mıydı?
Brandon'ın çocuk sahibi olmadan önce öldüğünü söylemek abartı olurdu. Kitaplarda bakire olmadığı tespit edilmiştir. Ziyaret ettiği çeşitli yerlerde küçük snowlar bırakmış olabilir ama kesinlikle açık olan, meşru çocukları olmadığıdır.
- Meereen Düğümünün nasıl vuku bulduğunu artık biliyoruz. Asıl sorun neydi? Örneğin, Dany'nin çeşitli karakterlerle tanışma sırası mıydı, yoksa ejderhaları kim, ne zaman ve nasıl almaya çalışacağı mıydı?
Şimdi bir şeyler açıklayabilirim. Pek çok, birçok faktörün bir birleşimiydi: Xaro'dan Dany gemilerini vermek için teklifle başlayalım, reddedilmesi daha sonra Qarth'ın savaş ilanına yol açacaktır. Sonra şehri sakinleştirmek için Daenerys'in evliliği var. Sonra Yunkai ordusunun Meereen kapılarına gelişi var, çeşitli insanların yoluna çıkma sırası var (Tyrion, Quentyn, Victarion, Aegon, Marwyn, vb.) Ve sonra Daario var, bu tehlikeli kiralık kılıç ve Dany'nin onu gerçekten isteyip istemediğine dair bir soru var; salgın var, Drogon'un Meereen'e dönüşü var ...
Bütün bunlar havaya fırlattığım toplardı ve hepsi bağlantılı ve kronolojik olarak iç içe geçmişti. Drogon'un şehre dönüşü, farklı zamanlarda olduğunu keşfettiğim bir şeydi. Örneğin, Quentyn'in Meereen'e gelişinin üç farklı versiyonunu yazdım: biri Dany'nin evliliğinden çok önce geldi, biri daha sonra geldi ve diğeri evlilikten sadece bir gün önce geldi romanda olan da bu Ve bu farklı varış noktalarının diğer karakterlerin hikayelerini nasıl etkilediğini karşılaştırmak ve görmek için üç versiyonu da yazmak zorunda kaldım. Henüz gelmemiş bir karakterin hikayesi de dahil (Sonra da GRRM neden kitapları bitiremiyor, diyoruz :P ).
- Melisandre neden Stannis'i aradı? Onu alevlerinde gördü ve kendi başına aramaya mı karar verdi yoksa kırmızı rahipler adına bir göreve mi başladı? Rahipler tarafından gönderilen Moqorro ile karşılaştırdığınızda, sanki ikincisi gibi görünmüyor.
Haklısın, Melisandre kendi karar verdi, onun kendi gündemi var.
- Ejderha Kayası temelde volkanik bir ada ve bu nedenle, mağaralarına ne kadar derine girerseniz, o kadar sıcak olur ... ama derinliklerinde bu ısıya neden olan eski Valyri büyüsü olabilir mi?
Ejderha Kayası kalesinin nasıl inşa edildiğine ve bazı yapılarında taşın bir şekilde sihirle nasıl şekillendiğine bakarsanız ... evet, hala Valyria büyüsünün mevcut olduğunu söylemek mümkündür( Targların buradaki büyü yüzünden hastalanmadığı, ayrıldıkları için hastalanmaya başladıkları kuramım daha bir güçlendi :) ).
- Neredeyse her zaman birbirleriyle müttefik olmak isteyen aileler arasında evlilikler görüyoruz. Bu bağlam göz önüne alındığında, Tywin Lannister'in evliliğinin ilk kuzenle olması tuhaf görünüyordu ve hatta Tywin'in ne kadar pragmatik ve hırslı olduğunu düşündüğünüzde daha da tuhaf görünüyordu. Yoksa gerçekten bir aşk evliliği miydi?
Aşk olabilir ama ailenin kanını güçlendirmek için başka bir açık sebep var. Targaryenlar bu politikanın en uç örneğidir: sadece kanın saflığını korumak için aile içinde evlenirler ve böylece taht veya ailenin yönetimi için birkaç aday bulundurma probleminden kaçınırsınız. Beş erkek kardeşiniz varsa ve her birinin birkaç çocuğu varsa iki veya üç nesilden sonra kendinizi otuz potansiyel mirasçı ile bulabilirsiniz: Lannister veya Frey adında otuz kişi olabilir ve bu da çatışma üretir çünkü hepsi taht için kalıtsal kavgalara katılacaklar. Güller Savaşı'nın kaynağı budur; Taht için fazla aday, hepsi Edward III'ün torunları. Beş oğlunuz varsa ve bu tür bir problemden kaçınmak istiyorsanız, belki de en büyük oğlunun ilk doğan kızını üçüncü oğlunun çocuğuyla evlenmek o kadar da kötü bir fikir değildir; kavgalardan kaçınırsınız ve kan birleşik kalır, belki de Tywin'in evliliğinin amacı buydu. Belki Lord Tytos'un fikriydi hatta Tywin'in büyükbabasının fikri bile, evlilik ittifakının tam olarak hangi saatte yapıldığına göre...ancak notlarımı kontrol etmem gerekir çünkü hatırlayamıyorum.
- Valyria’yı görme şansımız var mı?
Belki ama kesin değil. Asıl soru geçmişteki mi yoksa şimdiki mi? (yukarıda vardı bu soru, evet. Kasıtlı tekrar ekledim çünkü adamın kafasındakini çözmeye çalışıyorum ama daha çözemedim. :D)
- Jaime, Diyar’ın tarihindeki en iyi kılıç ustalarından biri. Ned harika bir kılıç ustası denemez, daha çok yetkin bir kılıç ustası demek daha doğru olur, onun yeteneği başka yerde yatıyor. O daha çok iyi bir komutandır(ağabeyi iyi bir kılıç ustası).
(Bundan sonra yine bir İspanyolca çevirisi var ve yine oto sayfa çevirisi kullandım. Malum bu dili bilmediğim için olduğu kadar; çoğu genelde iyi çeviri görünüyor ama kelimelerde anlamsız kaçan noktalar vs. olabilir. Çok karmaşık, devrik olan; çeviriden emin olmadıklarımı çıkartıyorum yazıdan çünkü tamamen yanlış bir bilgi de verilmiş olunabilir, emin olamam.)
- İlk kitaplardan herhangi bir şey değiştirmek ister misiniz?
Ahm ... Bekle ... Neyi değiştirmek isterdim? Tyrion Lannister'ın ilk tanıtıldığı sahneyi değiştirmek isteyebilirim;Tyrion'un bir kapının tepesinden atladığı sahne; bu mümkün değil. O zamana kadar, böyle durumu olan insanlar hakkında çok az referansım vardı ve daha sonra fiziksel zorlukları hakkında daha geniş detaylar öğrendim. Yani bu değiştireceğim şeylerden biri.
- Dördüncü kitaptan, 'Peygamber' veya 'Kraken'in Kızı' gibi takma adlarla bazı bölümleri açığa çıkardınız. Bunu neden yapıyorsun?
Eh ... [Gizemli bir gülümsemeyle uzun zamandır düşünüyor] Bence en iyi bilim kurgu ve fantezi yazarlarından Gene Wolfe'yi tanıyor musunuz bilmiyorum.Eserleri bulmaca ve gizemlerle dolu ve söylediklerine çok dikkat etmeniz gerekiyor.Bir gün ona sorduğumu hatırlıyorum: “Bunu neden kullanıyorsun? Bunun ötesinde daha derin bir neden var mı? ”Ve başlangıçta hiçbir şey söylemedi. Sadece ironik bir şekilde gülümsedi ve bana dedi ki: “Bunun ne anlama geldiğini düşünüyorsun?” Ve ona teorilerimi söyledim.Sonra şöyle cevap verdi: “İlginç…” [Gülüyor].Benden kurtulmak istediğin tek şey bu, ama bunun bir kaza olmadığını söylemeliyim [Gülüyor].
- 2012 yılında 400 sayfasını yazmış kitabın ama ancak 200 tanesi tam manası ile bitmiş (son gözden geçirmelerle yani). Bu durumda şimdi sona gelmiştir inşallah. :)
- Kitabın sonunda herkesi memnun etmeyeceğini biliyorsun, değil mi?
Tabii ki bazı hayranlarımı hayal kırıklığına uğratacağım çünkü nihayet tahta çıkacaklar hakkında teoriler yapıyorlar: kim yaşayacak, kim ölecek… ve hatta romantik eşleşmeleri hayal ediyorlar ama bu fenomeni Rick Nelson'ın sözlerini tekrarlayarak yaşadım: “Kimseyi memnun edemezsin, bu yüzden kendini memnun etmelisin”. Bu yüzden son iki kitabı yapabildiğim kadar iyi yazacağım ve okurlarımın büyük çoğunluğunun bundan memnun olacağını düşünüyorum. Herkesi memnun etmeye çalışmak korkunç bir hatadır; Ben okuyucularınızı kızdırmanız gerektiğini söylemiyorum ama sanat bir demokrasi değildir ve asla bir demokrasi olmamalıdır. Bu benim hikayem ve rahatsız olan insanlar dışarı çıkmalı ve kendi hikayelerini yazmalı; okumak istedikleri hikayeleri.
- Hayran forumlarından uzak durmaya çalıştığını çünkü insanların olanları tahmin ettiğinde hikayeyi değiştirme güdüsü devreye giriyor ama onca ipucunu verdikten sonra bunu yapmanın doğru olmayacağını ve bunun hikayeyi de mahvedeceğini bildiğinden bakmamak en iyi seçenek. “Kitabı o kadar ipucuyla doldurduktan sonra değiştirmek beni yalancı yapar, ben yalancı değilim” diyor(Ama karısı giriyormuş forumlara :P ).
- Sen kötü bir yazarsın çünkü birçok ana karakteri öldürüyorsun. Bununla nasıl başa çıkıyorsunuz?
Şey… Okuyucularımın okuduklarına duygusal olarak katılmalarını istiyorum. Uzaktan okumayı sevmiyorum ve onların gerçekten dahil olmalarını istiyorum ve eğer korkunç şeyler olacaksa; Korkmalarını istiyorum. Bunu yapmanın ötesinde herkesin ölebileceğini belirtmek istiyorum. Benimki, kahramanın güvende olduğunu bildiğiniz, diğerleri gibi tahmin edilebilir bir kitap değil. Kahramanın ne kadar sorun yaşarsa yaşasın, karşılaştığı ihtimaller; o gelecek, çünkü o ... o John Carter, o kahraman. Gerçek hayatta böyle değil ve kitaplarımda gerçekçi olmak istiyorum, bu yüzden kimse kitaplarda güvende değil. Bir yazar olarak amacım her zaman güçlü bir kurgu hikayesi yaratmaktı. Okuyucularımın kitaplarımı ve rahat bir koltukta otururken geçirdikleri harika zamanı hatırlamalarını istiyorum.
- Ama Buz ve Ateşin Şarkısı'nın kahramanı kim ?
Bilmiyorum. Herkes kendi hikayesinin kahramanı ... ve bir düzineden fazla bakış açısı karakterim var ve hepsi kahraman …
- Kitaplarınızın bir başka ilginç yanı da bize Kızıl Tanrının alevleri, Yüce Yürek Hayaleti'nin sözleri veya Ölümsüz Evi'nin vizyonları aracılığıyla birçok ipucu vermenizdir…
-Güler- Onlar spoiler mı? Onların ne demek istediğini anlamak için çok dikkatli bir şekilde bakmanız gerekir. Hepsi de göründüğü gibi değil. Kehanetler beklemediğin şekillerde gerçeğe dönüşürler.”
- Elbette bize yardım etmek için verdiğiniz tüm kehanetlere rağmen hikaye çok öngörülemez …
Kehanetler, kabzasız kılıca benzer, çok dikkatli tutmak gerekir.” diyor ve kehanet işinin kitaba ilginçlik katacağına ama çok belirgin bir mana ile yahut çok kolay anlaşılır şekilde bunu yapmak istemeyeceğinden bahsediyor. Kehanet için Güller Savaşında yaşamış bir lordu örnek veriyor. Beyaz Kule’nin altında öleceğine dair bir kehanet duymuş ve ondan sonra o kuleye bir daha yaklaşmamış; savaşta öldürülüyor ve öldüğü yer de o kulenin resminin olduğu yerdir. “Kehanetler beklemediğin şekillerde gerçeğe dönüşürler.” diye bitiriyor. “Kehanetler beklenmedik şekillerde gerçekleşir. Onlardan ne kadar kaçınmaya çalışırsanız, onları o kadar çok gerçeğe dönüştürürsünüz ve ben bununla biraz eğlenirim.”
- Yani her zaman beklentilerimizi hayal kırıklığına uğratmak istiyorsun, değil mi?
Evet, her zaman niyetim buydu: okuyucunun beklentileri ile oynamak. Bir yazar olmadan önce çok iddialı bir okuyucuydum ve hala öyleyim ve çok öngörülebilir grafikleri olan çok sayıda kitap okudum. Bir okuyucu olarak aradığım şey beni memnun eden ve şaşırtan bir kitap. Ne olacağını bilmek istemiyorum. Benim için hikaye anlatımının özü bu ve bu nedenle okuyucularımın artan ateşle sayfaları çevirmelerini istiyorum: sonra ne olacağını bilmek. Çoğunlukla fantezi türünde, kahramana sahip olduğunuz ve o seçilmiş olan birçok beklentisi var ve her zaman onun kaderi tarafından korunuyor. Kitaplarım için istemedim.
- Serinin ismi neden Buz ve Ateşin Şarkısı? Sur ve ejderhalar ve ötesi için mi?
Bu bariz bir şey ama evet, bundan fazlası var. İnsanlar Robert F.’in şiirinden etkilendiğimi söylüyor, doğru. Ateş aşk, tutku, cinsel şevk ve diğer şeylerdir. Buz ihanet, intikam ve buz… biliyorsun, insaniyetsiz bir soğukluk ve kitaptaki diğer şeyler.
- Bana biraz kadın karakterleri hakkında konuş, çünkü onlar çok çeşitli ... Lady Catelyn, Kraliçe Cersei, Asha Greyjoy, Melisandre, Tarth Brienne ...
Şey ... Farklı olmalılar çünkü farklı yaşam deneyimleri olan farklı kadınlar. Tüm kadınların aynı olduğuna inanmıyorum, erkeklerin hepsi aynı değil. Bence “tüm kadınlar… boş olanı dolduruyor” gibi yaptığınız herhangi bir ifade yanlıştır. Bu tür genellemeler sizi her zaman sıkıntıya sokar, bu yüzden kadın karakterlerimi Westeros'un Yedi Krallığı gibi cinsiyetçi ve ataerkil bir toplumda bile büyük çeşitlilikte sunmak istedim. Kadınlar farklı roller ve farklı kişilikler bulabilirler, bu yüzden farklı yeteneklere sahip kadınlar bir toplumda kim olduklarına göre çalışmak için yollar bulabilirler.
- GRRM savaş karşıtı biri ama “mutlak pasifist” biri kesinlikle değil.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.28 03:33 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 10

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 10
https://preview.redd.it/o4ulfrp63id51.jpg?width=750&format=pjpg&auto=webp&s=cd5a993c71e87be745898fbbf5093e26c1f0101c

Marksizm 5.2

Yeri gelmişken, güçlü üretici ve tüketici hareketlerinin muazzam bileşimi ile bastırılmaları halinde devlet ve kapitalizmin ne yapacağı ve ne yapmak zorunda kalacağına dair öngörü, “Şimdi ne yapabiliriz? Devlet bunu yasaklayacaktır!” şeklindeki bildik kalıp ile işçilere bir uyarı olarak anlaşılmamalıdır. Bu tür bir uyarı bizim yolumuz ve bizim görevimiz değildir. Yine de diğerlerinin kendi rollerine göre hareket edeceğini varsayıyoruz; bu beklenir bir şeydir ve bize sıkıntı vermemelidir. Bu bakımdan her kim kapitalistlerin işçilerden çok daha az kazandığını ve işçilere çok daha fazla ödeme yaptığını görmeyi kendine görev addetmişse bizden şunu öğrenmiştir: başarılı bir sendika mücadelesiyle birleşmiş güçlü bir tüketici-örgütü uygun olan silahtır. Zira neredeyse hiç kimse bunun alternatifine, hükümet tarafından ücretin ve fiyatın sabitlenmesine, çok fazla umut bağlamayacaktır. Tıpkı gelir vergisi yoluyla kapitalistin fazla gelirine, bu fazlalığı örneğin işçi birlikleri aracılığıyla proletaryaya yönlendirmek için ilgili el koyma girişimine çok az umut bağlayacakları gibi. Bu da zar zor devrimci bir yöntemdir, kifayetsiz ve amatörcedir ve buna sadece geçiş aşamasında geçici olarak başvurulabilir. Benzer vasıtalar, Fransız devrimci hükümeti idaresi altında başarısız bir şekilde zaman zaman denenmiştir ve 1848’den hemen sonra Fransa’da Girardin tarafından da tavsiye edilmiştir. Lasalle’ın siyasal eylemi ve programı da bu yönde ilerlemiştir.
Bu bakımdan devrim ve sosyalizm, mücadele ve inşa bileşimi ile toplumu durma noktasına getirme amaçlı bu özel girişime karşı uyarıda bulunmuyoruz. Sadece bu noktadan şu anda çok uzak olduğumuzu ve tüketici kooperatiflerinin, bugün var oldukları gibi – gerçi bunların sosyalizmin sadece acınası başlangıcı olup olmadığını bilmeden – ciddi bir biçimde kapitalizmin fiyatlarını çökertmek ya da müşterilerini ellerinden almak için en az uygun olan vasıtanın bunlar olmadığını söylemeliyiz. Dolayısıyla sosyalizme çağrı yapanların ana görevi budur. Sosyalizm, eğer gelecekse, yalnızca tüketimle başlamalıdır ve başlayabilir.
Bu aşağıda açıklanacaktır. Buradaki görev, kapitalist üretim alanındaki tüm faaliyetlerin ve tüm tek taraflı mücadelelerin ve dolayısıyla üreticilerin tüm faaliyetlerinin kapitalizm tarihinin bir parçası olduğunu, başka da bir şey olmadığını göstermekti.
Kapitalizmin idaresi altında işçi, ihtiyacı dışında gelirini belirleyecek başka her hangi bir ilkeye sahip olmayı kaldıramaz. Lakin kendisinin ve ailesinin var olması için sadece yeteri kadar kazanmak hayati bir zorunluluk değildir; sağlığını, uykusunu ve dinlencesini uzun çalışma saatleri ile harap etmemek de böyledir.
Fakat üreticilerin sendika faaliyetini, işçilerin ekonomik olarak kendi kendilerine-yardımlarını ve yasal düzenlemeler için devlete uyguladıkları baskıyı tarif edip eleştirdiğimiz için bu örgütlerin ve mücadelelerinin iki önemli görevi daha kısaca ele alınmalıdır. Sendikaların ana görevleri halen daha çalışma saatlerinin kısaltılmasını ve ücret yapısındaki değişimi kapsamaktadır. Ki bunlar, yani götürü işin ikamesi ve günlük ödemeli sözleşmeli iş, birbiri ile yakından ilişkilidir. Götürü iş ve sözleşmeli iş elde edilen ürünün niteliğine ve niceliğine göre iş için yapılan ödemedir. Adil bir takas sisteminin emek için her zaman bu tür bir ödemeye geri döneceği söylenmelidir fakat insana karşı adil olmayan, insanın asli ihtiyaçlarını ihmal eden bir toplumda eşya odaklı adalet ile insanlara karşı adaletsizliğin şiddetlenmesinden daha kötü neredeyse hiçbir şey olamaz. Kapitalizmin idaresi altında işçi, ihtiyacı dışında gelirini belirleyecek başka her hangi bir ilkeye sahip olmayı kaldıramaz. Lakin kendisinin ve ailesinin var olması için sadece yeteri kadar kazanmak hayati bir zorunluluk değildir; sağlığını, uykusunu ve dinlencesini uzun çalışma saatleri ile harap etmemek de böyledir. Çalışma saatlerini kısaltma mücadelesi götürü işe ve sözleşmeli işe karşı çıkmak için işçiye yeni bir sebep de verir. Kısaltılmış saatler gelirini düşürmemeli ve kendisini çalışma yoğunluğunda ölçüsüz bir artışa zorlamamalıdır. Buna göre bazı mesleklerde örneğin inşaat sektöründe günlük değil saatlik ücret ödenmesi belirsiz bir değer taşır. Bu da işçileri daha az çalışma saati için verdikleri her savaşta aynı zamanda daha yüksek saat ücreti için de çarpışmaya zorlar ve genellikle böyle bir çekişme sonunda bir taviz ortaya çıkar: işçiler bir hedeflerini kazanırken diğerinden vazgeçmek zorunda kalırlar. Böylelikle mesela iş sürelerini kısaltırlar fakat aynı zamanda kendi gerçek gelirlerini azaltırlar. Buna göre kapitalist sistem altındaki her yerde işçiler sadece götürü işe ve sözleşmeli işe karşı değil saatlik ücrete de karşı çıkmak zorundadır. Günlük ücret kapitalist işçinin talebi olmalıdır. Bu durum kültür ve ahlak bozulmasının sesini duyan herkese şunu açıklar: yaşam pazarına giren ve mal takas eden işçi özgür bir adam olmayıp, iaşesi efendisi tarafından bahşedilmesi ve toplum tarafından garanti edilmesi gereken bir köledir. Günlük ücretler sistemi altında iş ile ürünlerinin niteliği ve niceliği arasında açık bir ilişki yoktur; quid pro quo (verilen şey karşılığında alınan şey) takası yoktur. Sadece geçimi arzulayan ihtiyaç vardır. Bu bakımdan biz yine fark ediyoruz ki kapitalist dünyada işçi kendi varlığını korumak için bir kapitalisti, kültür karşıtı kurumu savunmak zorundadır. İhtiyaç ve üretici olarak rolü işçiyi kapitalizmin bir hizmetçisi ve tebaası yapar. Kendi günlük ücret sistemi için verdiği örgütlü emek mücadelesinin, diğer bir deyişle gizli oy için siyaseten militan olan işçinin mücadelesinin devlet yaşamında muadili bulunur. Geçimini ürüne karşı ürün takas etmek yerine, yani ürün için fiyatı ya da ücreti almak yerine günlük iaşe ücreti biçiminde elde etmek ne kadar haysiyetsiz ise kişinin topluma karşı görevini ve hakkını oy kabininde korkudan saklanarak icra etmesi de aynı derecede acınasıdır. Egidy’nin halkın oyunu kullanmasını savunmasının sebebi buydu: özgür ve namuslu adamlar açısından oylamanın hiçbir kötü sonucu olamayacağını iddia etmişti. Fakat bu donkişotvari asil bir adam düşüncesiydi. Zamanımızda işçi günlük-ücret-kazanan olmayı ve vatandaş da ürkek kul olmayı istemelidir. Bireysel ölçekte, kapitalist ekonominin ve kapitalist devletin girift semptomlarının izhar olduğu yerde tedaviyi başlatmayı istemek imkânsızdır. İşçi yaşamını korumalıdır ve kapalı bir kabinde oy vermeye gitmediği takdirde yaşamı tehdit edilecektir. Bu arada günlük ücretini almadığı takdirde de geçimi tehdit edilecektir. Tüm bunlar ve burada konuştuğumuz her şey, kapitalizmi terk etmediğimiz müddetçe yaşamın zaruriyetleridir, fakat elbette bunlar sosyalizmin yolları ve araçları olmaktan çok uzaktır.
İş saatlerini kısaltmanın iki yönü bulunmaktadır. Bu yönlerden ilki sık sık anılmasına karşın ikincisi ile bildiğim kadarıyla çok ilgilenilmemiştir. İlk olarak, çalışma süresini kısaltmak işçi için, gücünü muhafaza edebilsin diye, gereklidir. Burada kapitalizm altında mücadele ve düzenleme için gerekli bir kurum olan sendikalara saldırmak bizim görevimiz değildir, zira bu kesinlikle aptalca ve neredeyse suç olurdu çünkü yaşayan insanın refahı hürmetine kapitalizmin her bir yönüne karşı çıkılmayacaktır. Serinkanlı ve objektif bir eleştiri önermekle birlikte bizlere burada bir an durup önemli çalışmaları için sendikalara hak ettikleri teşekkürü belirtmeliyiz. Sendikalar, tüm ülkelerde işçilerin yapageldikleri zahmetli işlerin, faaliyetlerini ruhsuz ve ölümcül sıkıcı kılan, aşırı yoğun tekniklerle kendilerini yorgun ve bunalımlı yapan fabrikalarda, çoğunlukla da kendilerini ilgilendirmeyen işlerin sürelerini kısaltmıştır. Onlara teşekkür etmeli ve onları övmeli: kaç kişiye iş saatlerinden sonra dinlenme, güzel bir aile yaşamı, ucuza elde edilebilen yaşam sevinci, güzel kitaplar ve yazılar ve kamu yaşamına katılım fırsatını sunmuşlardır. Kaç kişi – ve ne kadar az! Sadece son yıllarda bir başlangıç yapılmış ve çoğunlukla yetersiz, genellikle saçma bir biçimde kötü ve parti-politika vasıtaları ile elde edilen dinlenme saatlerinin doğru kullanımı için de bir şeyler yapılmıştır. Sendikalar uzun çalışma saatlerine karşı mücadelenin yanı sıra alkolizmin zararlarıyla savaşmak için ortaya çıkmıştır. Sadece üretken işçi ile değil işten sonra dinlenme zamanlarındaki işçi ile ilgilenmeyi de kendi görevleri addetmelidirler. Bu alanda daha yapılacak çok iş var ve halkımız arasında sanatçılar, şairler ve düşünürlerle işbirliği için çok fırsat var. Sadece sosyalizme çağırmamalıyız. Sadece düşüncenin sesini takip etmemeli ve geleceği inşa etmemeliyiz. Bizler için beden ve biçime dönüşmek isteyen ruhun hürmetine, dikkatimizi, halkımızın yaşayan insanlarına, yetişkinlerine ve çocuklarına çevirmeliyiz ve bedenleri ve ruhları güçlü ve iyi, sıkı ve esnek olsun diye elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız. Sonra bu yaşayan insanlarla sosyalizme ilerlemeliyiz! Fakat bu ifadeden bunlara belli bir sözde sosyalist sanat veya bilim ya da eğitim sağlamamız gerektiği anlamı çıkarılmasın. Heyhat, parti broşürleri ve taraflı yazılar ile bu konuda ne kadar çok kötülük yapılageldi ve Sosyal Demokrat olana göre, sözde burjuva bilimi örneğin, ne kadar da çok değerli, doğal ve özgürdür! Bu tür tüm girişimler resmi, doktrinci bürokrasiye yol açar. İşçi sınıfı çevrelerinde sessiz ve sonsuz olan her şeyin küçümsendiği veya bunların bilinmediği, öte yandan ajitasyonun ve günün suni sloganlarının abartıldığı ve incelikten yoksun bir şekilde geliştiği [anlayışı] tüm Marksist ekollerin, Sosyal Demokratların ve de anarşistlerin paylaştığı büyük bir hatadır. Geçenlerde Sosyal Demokrat bir dernek tarafından desteklenen ve işçi sendikası üyelerinin katılım sergilediği Alman edebiyatı ile ilgili on konferans verdiğim büyük bir Alman şehrinde, bir konferans sonrasında, anarşist işçilerin daha önceden bana sormaktan kaçındıkları soruyu sormak için (lütfen bir ara kendilerine konferans vermemi istemek için) gelmelerini ben kendim de tecrübe ettim! O zaman kendilerine şu cevabı vermeye karar verdim: Goethe, Hölderlin ve Novalis, Stifter ve Hebbel, Dehmel ve Liliencron ve HeinrichvanReder ve Christian Wagner ve pek çok başka isim üzerine konuştuğum bir konferans verdim fakat siz bunları duymak istemediniz çünkü bize gelen insani güzelliğin sesini bilmiyordunuz, yaşamın güçlü ve sakin ritmi ve armonisi, dinlenmiş meltemlerin yumuşak hareketlerinde ve hareketsizliğin kutsal dinginliğinde olduğundan daha fazla fırtınanın sesinden bulunamaz. “Esen meltemin, damlayan suyun, büyüyen ekinin, dalgalanan denizin, yeşeren yeryüzünün, parlayan gökyüzünün, parıltılı yıldızların muhteşem olduğunu düşünüyorum: görkemli bir şekilde yaklaşan boranın, evleri paramparça eden şimşeğin, dalga getiren fırtınanın, ateş püskürten volkanın, tüm ülkeleri sallayan depremlerin önceki olaylardan daha fazla muhteşem olduğunu düşünmüyorum, aslında bunları salt daha yüksek yasaların etkileri oldukları için daha küçük düşünüyorum… İnsan ırkına kılavuzluk eden yumuşak ve nazik yasayı bir an için görmek istiyoruz… Adalet yasası, ahlak yasası, her insanın, diğerleri ile birlikte, saygın, onurlu ve güvenli yaşamasını isteyen yasa ki böylelikle insan yüksek insani yolu takip edebilsin, yoldaşlarının sevgisini ve takdirini kazansın. Böylelikle bir mücevher gibi korunsun, zira her insan diğer tüm insanlar için bir mücevherdir, bu yasa insanların diğer insanlarla birlikte yaşadığı her yerde bulunur ve insanın diğer insanlara karşı davranışlarında gösterilir. Bu yasa eşlerin birbirine duyduğu sevgide, ebeveynlerin çocuklarına olan sevgisinde, çocukların ebeveynlerine olan sevgisinde, erkek ve kız kardeşlerin sevgisinde, arkadaşların birbirine olan sevgisinde, iki cins arasındaki tatlı meyilde, geçinip gittiğimiz çalışkanlığımızda, küçük çevremiz, çok uzak yerler ve tüm dünya için eylemlerimizde bulunur…” (Albert Stifter) Bu yüzden burada yüksek sesle çağırdığımız, sessizce konuştuğumuz sosyalizm, aynı zamanda insanın birlikte yaşamının daimi güzelliğinin nazik gerçekliğidir. Sosyalizm, çirkin çağdaşlığın vahşi, çirkin geçişsel yıkımı değildir. Öyle bir yıkım ki belki de bir yan ürün olmak zorunda kalacaktır. Fakat yaşamın güzelliğinin nazik çalışması daha önceden ruhlarımızda ve ruhlarımız kanalıyla gerçek hayatta yapılmamış olsa [sosyalizmi]çağırmak yıkıcı, sağlık-sız ve yararsız olacaktır. Taşıdıkları tüm ateşli hevese rağmen tüm yeniliklerde viran, çirkin ve imansızca bir şeyler vardır. Tüm eski şeyler, ordu ve ulus devlet gibi en kötü nama sahip ya da arkaik kurumlar bile, eski ve bir geleneğe sahip olduklarından, tüm köhneliklerine, gereksizliklerine ve eskimişliklerine rağmen, güzelliğin deyim yerindeyse ışıltısına sahiptir. Bu yüzden, geçmişte, kadim ve kutsal yaşamda demirli, bitmiş, denenmiş ve test edilmiş bir şey olarak hâlihazırda yaşamlar yaratmak isteyen, ileriye yönelik tahayyüle sahip türde yenilikçilerden olalım. Bu yüzden daha çok kendi inşa ettiğimiz nazik, sonsuz ve bağlayıcı gerçeklik vasıtasıyla yıkalım. Cemiyetimiz [Bundt] bizleri gerçeklik dünyasına bağlayan ebedi güçlerle birlikte mücadele eden bir yaşam cemiyetidir. Bizleri güdüleyen düşüncenin gerçekten de bir düşünce, diğer bir deyişle ruhun sakin toplumu ile birlikte fani, parça parça ve yüzeysel geçici fenomenin ötesinde bizleri birleştiren bir bağ olmasına izin verin. Bu bizim sosyalizmimizdir, sanki ezelden beri var olmuş gibi geleceğin yaratılmasıdır. Anın coşkusundan, öfkeli, şiddetli tepkilerinden gelmesine müsaade etmeyin, ruhun varlığından, beşeriyetimizin geleneğinden ve mirasından gelmesini sağlayın.
Teknolojinin elinde neredeyse her zaman artan işi salt makinelerin hizmetçileri olan insanların faaliyetlerinden çıkarma ihtiyacını karşılayacak düşünceleri ve modelleri bulunur.
Sendikalara çalışan insanların dinlenme vakti ve boş zaman edinmeleri için verdikleri mücadeleleri nedeniyle minnettarlığımızı ifade etmek amacıyla konudan saptık. Burada söylenen her şeyi teşekkürümüz olarak kabul edin. Salt arkaik ve eskimiş olana ait korkunç çürüyen urların ürünleri, sonuçları ve aksi tesiri olmaktan ziyade bir zamanlar ortak olan ve şimdilerde bir başına bırakılan batmış ruhu yeni biçimlere ve yaşama ve güzelliğe geri yönlendiren üretken insanlar olmayı istediğimiz için, minnettarlığımız da üretken olmalı ve işçilerin dinlenme vaktini ve serbest zamanını oluşturması gereken şeye yönlenmelidir. Ancak o zaman sağlıklı, güçlü ve ruhani insanlar, bizden kadim bir şeymiş gibi çıkması gereken yeni gerçekliği hazırlayabilecektir, eğer herhangi bir faydası ve kalıcılığı varsa.
Çalışma saatlerinin azaltılması işçiler için daha fazla boş vakit yaratır. Ancak kişi bu gerçeğe sevinse bile, bu tür kazanımların genellikle nasıl sonuçlara sahip olduğunu gözardı etmemelidir: işçilerin gücünün daha fazla sömürülmesi, işin yoğunluğunun artması. Çoğunlukla yüksek düzeyde kapitalistleştirilmiş müteşebbis, örneğin büyük bir anonim şirket, işçilerin zaferinden sevinç duymakta haklıdır. Diyelim ki belli bir sektörün tüm müteşebbisleri, çalışma saatlerini kısaltmaya zorlanmış olsun. Büyük teşebbüsler işçiyi seri makinelerin hizmetine daha da sürekli olarak zincirleyen yeni makineleri getirmek suretiyle bundan kaynaklanan kayıplarını genellikle tazmin edebilmektedir. Böylelikle orta ve küçük ölçekli rakipleri üzerinde büyük bir avantaj kazanırlar. Elbette bazen tersi gerçekleşir ve devasa teşebbüsün muazzam mekanizmasını yeniden şekillendirmesi engellenir. Öte yandan orta ve küçük ölçekli müteşebbis, aktif satışı varsa ve kredisi iyiyse, yeni koşullara daha kolay adapte olabilir.
Teknolojinin elinde neredeyse her zaman artan işi salt makinelerin hizmetçileri olan insanların faaliyetlerinden çıkarma ihtiyacını karşılayacak düşünceleri ve modelleri bulunur.
Bu, çalışmaksızın daha uzun bir gecenin diğer acı tarafıdır: daha yorucu iş günü. Yaşayan insan, aslında sadece yaşamak için çalışmaz, işte iken yaşamını hissetmek ve iş sırasında işinden sevinmek ister. Akşamları sadece boş zaman, dinlenme ve neşe değil, hepsinden öte faaliyetinin kendisinden, bedeninin fonksiyonlarında ruhunun güçlü varlığından haz almaya ihtiyaç duyar. Çağımız sporu, kaslar ve sinirlerin verimsiz, oyunbaz faaliyetini, bir tür işe veya uğraşa çevirmiştir. Gerçek kültürde işin kendisi bir kere daha tüm enerjilerimizin oyunbaz sağılışına dönüşür.
Ayrıca sanayici, çalışma süresinin kısaltılmasının kendisinden götürdüklerini yeniden kazanmak için, teşebbüsünün mekanik aygıtını değiştirmek zorunda bile kalmaz. Fabrikada demir ve çelikten inşa edilmemiş ilave bir mekanizma vardır: çalışma sistemi. Birkaç yeni düzenleme, birkaç yeni denetleyici ve ustabaşı pozisyonu genellikle bir teşebbüsü yeni makinelerden daha çok hızlandırır. Ancak bu tür bir sistem nadiren uzun ömürlü olur. Her zaman işçinin tembelliği veya doğal yavaşlığı ile gözetmenlerin sevk edici enerjisi arasında sessiz bir mücadele vardır. Zamanla iş insana karşı insan meselesi haline geldiğinde, her zaman bir tür eylemsizlik yasası kazanır. Yavaş çalışma için verilen bu mücadele her zaman, sınıf mücadelesinde bilinçli bir silaha ve sözde sabotaj biçimine dönüşmeden çok önce, var olmuştur. Belli bir amaç için, yavaş, ucuz, kötü hatta zararlı iş teslim etmek üzere işçilere çağrıda bulunan bu tür bir sabotaj, özel durumlarda, mesela postane, demiryolu veya liman işçileri grevlerinde mükemmel hizmet gerektirebilir. Bununla beraber sorgulanabilir bir yanı da vardır. Üretici rolünde işçilerin aşırı mücadele araçları [kullanılırken] sınıf bilincine sahip militanın nerede sona erdiğini ve ruhen boş, harap ve yoz, her tür faydalı işin tiksindirici geldiği sorumsuz insanın nerede başladığını ayırt etmek her zaman mümkün olmaz.
Hızlandırılmış çalışma sisteminin sadece geçici etkisi olur fakat makine amansızdır. Kendisine ait belirli bir atım sayısı, verili çıktısı vardır ve işçi artık az çok insan kişisine değil insan enerjisini sömürmek üzere insanlar tarafından yaratılan metal şeytana dayanır. İnsanın işindeki neşesinin psikolojik düşüncesi burada tali bir rol oynar; her işçi bilhassa acı bir biçimde bilir ve hisseder ki makineler, aletler ve hayvanlar çalışan insandan daha iyi muamele görür. Bu, yukarıda söylenen herhangi bir şey kadar provokatif, demagojik abartı olmaktan uzaktır. Bu, soğuk, sade hakikattir. İşçilere genellikle azami kızgınlık tonuyla köleler denmektedir. Ancak kişinin, birinin ne dediğini bilmesi gerekir ve “köle” gibi kelimeyi dahi ciddi, edebi anlamı ile kullanmalıdır. Köle, ölümü maliyete sebep olduğundan – yeni bir köle alınmak zorundadır – psikolojik olarak yönlendirilmesi gereken, himaye edilmiş (protege) [kişidir]. Modern işçinin efendisiyle ilişkisinin korkunç tarafı şudur ki modern işçi kesinlikle bu tür bir köle değildir; çoğu durumda müteşebbis işçinin yaşamasına ya da ölmesine tümüyle kayıtsız kalabilir. Modern işçi kapitalist için yaşar fakat kendisi için ölür. İkame edilebilirdir. Makineler ve atlar satın alınmak zorundadır ki her ikisi de satın alım ve işletim maliyetlerini kapsar. O yüzden köle önce satın alınmalı ve çocuk olarak dahi eğitilmeli ve sonra onun iaşesi sağlanmalı idi. Modern müteşebbis modern işçiyi ücretsiz edinmektedir; birine ya da diğerine geçimlik ücret temin etmek kendisi açısından farksızdır.
Teknolojinin sınırları, kapitalizme dâhil olduğu için, insanlığın sınırlarının ötesine geçmiştir. İşçilerin yaşamı ya da sağlığı ile ilgili çok fazla bir kaygı yoktur (burada kişi sadece makineleri düşünmemelidir; atölyelerin ve fabrikaların kirli havasında bulunan tehlikeli metal atıklarını, tüm şehirler üzerindeki havanın zehirlenmesini de hatırlamalıdır) ve kesinlikle işçilerin yaşam sevinci ya da iş sırasında rahat etmesi ile ilgili kaygı da yoktur.
Yine burada müteşebbis ile işçi arasındaki ilişkinin duyarsızlaşması ve insanlıktan uzaklaşması sırasında kapitalist sistem, modern teknoloji ve devlet kapitalizmi ele ele yürür. Kapitalist sistemin kendisi işçiyi sayıya indirger. Teknoloji, kapitalizm ile ittifak içinde işçiyi çarkın bir dişlisi yapar. Son olarak devlet, kapitalistin işçisinin ölümüne yas tutmaması için hiçbir gerekçesi olmamasından hatta ölüm ya da kaza durumlarında işçi ile şahsen ilgilenme ihtiyacı duymamasından emin olur. Devletin sigorta kurumları kesinlikle pek çok açıdan ele alınabilir fakat bu yönü de gözden kaçırılmamalıdır. Onlar da yaşayan insanlığı kör işleyen bir mekanizma ile değiştirir.
Teknolojinin sınırları, kapitalizme dâhil olduğu için, insanlığın sınırlarının ötesine geçmiştir. İşçilerin yaşamı ya da sağlığı ile ilgili çok fazla bir kaygı yoktur (burada kişi sadece makineleri düşünmemelidir; atölyelerin ve fabrikaların kirli havasında bulunan tehlikeli metal atıklarını, tüm şehirler üzerindeki havanın zehirlenmesini de hatırlamalıdır) ve kesinlikle işçilerin yaşam sevinci ya da iş sırasında rahat etmesi ile ilgili kaygı da yoktur.
Bunlardan etkilenen Marksistler ve işçi kitleleri, sosyalistlerin teknolojisinin bu çerçevede kapitalist teknolojiden temelde ne kadar farklı olduğu (gerçeğinden) tümüyle bihaberdir. Teknoloji, kültürlü halk arasında kendisini kullanmak isteyen özgür insanların psikolojisine göre yönlendirilmelidir. İşçilerin kendileri hangi koşullar altında çalışma istediklerine karar verdikleri zaman üretim dışında harcamak istedikleri zaman ile üretim içinde kabul etmeye istekli oldukları işin yoğunluğu arasında uzlaşma sağlayacaktır. Kayda değer şahsi farklılıklar olacaktır: bazıları dinlenme ve boş vakitlerine daha uzun zaman harcayabilmeleri için çok hızlı ve enerjik çalışacak, diğerleri ise günün hiçbir saatini salt araçlara indirgemeyi tercih etmeyecek ve işlerinin kendisinin zevkli olmasını ve rahat bir tempoda ilerlemesini isteyecektir.
Bugün bunların hepsi göz önünde tutulmamaktadır. Teknoloji tümüyle kapitalizmin etkisi altında bulunmaktadır. Makine, alet, insanın ölü hizmetçisi, insanın efendisine dönüşmüştür. Büyük ölçüde kapitalist bile kendi getirdiği mekanizmaya bel bağlar ve bu an, kısaltılmış çalışma süresinin ikinci yönünü inceleyebileceğimiz andır. İlki teknolojinin işçinin gücünü muhafaza etmesine hizmet etmesiydi; artan iş yoğunluğunun ne ölçüde bu eğilimi karşıladığını şimdi gördük. Fakat çalışma saatlerinin kısaltılması işçi sınıfının yaşayan üyeleri açısından işsizlerin sayısını azaltan ilave pozitif etkiye de sahiptir.
Anlayacağınız sanayici makinesini kapasitesine göre kullanır. Makineler, karlı olabilmeleri için belli bir süre çalışmalıdır. Eğer teşebbüsü kar edecekse sanayici yurt içinde ve dışında rekabetine uyum sağlamalıdır: sanayici elektrik santrali masrafını çıkarmak için pek çok sektörde makinelerini gece gündüz çalıştırmaya zorlanmaktadır. Bu yüzden çalışma saatleri kısaltıldığında sanayici daha fazla işçi alacaktır. 24 saatlik çalışma periyodunu, yani nöbetleşe vardiya sistemini getirmek için işçiler ile mücadele fırsatını sık sık kullanacaktır. Kâr ihtiyacı, sistemin talepleri, işçilerin talepleri, bunların hepsi genellikle müştereken, daha fazla işçinin istihdamına ve dolayısıyla sözde yedek sanayi ordusunun sayısının düşmesine yol açar. Sınır hep teşebbüsün kârlılığı ile belirlenir ve bu vesile ile sistemin gerektirdikleri ile piyasanın hazmetme kapasitesi arasında bir tür anlaşma sağlanır.
Genellikle müteşebbis, elektrik santralini makinesi ile bu makineleri çalıştıran işçilerin sayısı tarafından belli bir hacimde işletmeye devam ettirmek için zorlanmaktadır ve piyasa çıktıyı tüketemez hale gelirse o zaman sanayici fiyatları düşürmelidir: zira yeterince ucuz olduğu müddetçe kapitalist piyasa tüm malları emebilir. Bir kapitalistin gece gündüz çalışan binlerce işçisinin olmasının sebebi budur ve yine de her saat başı para kaybeder. Kapitalist bunu fiyatların yine artacağı daha iyi zamanların umuduyla kabul eder. Bu umut gerçekleşmezse belli günlerde tesisinin bir kısmını ya da tamamını kapatmak zorunda kalacaktır.
Teknolojinin kapitalizmin etkisi altında bulunduğuna dair ifademiz kapitalizmin de buna mukabil kendi yarattığı teknolojinin kölesi olduğu sonucu ile tamamlanmalıdır. Bu açmaz sihirbazın çırağının açmazı gibidir: “Çağırdığım ruhlardan bir daha kurtulamıyorum!”. Refah, zamanlarında, lehte piyasa koşullarında teşebbüsünü belli bir ölçekte ayarlayan her kim olursa olsun artık ne kadar üretmesi gerektiği ile ilgili bir seçeneğe sahip değildir. Müteşebbisin kendisi de kendi makine çarklarına bağlanır ve genellikle işçileri ile birlikte ezilir.
Burada, kapitalist üretimin spekülasyonla en yakın bağlantılı olduğu noktalardan birine temas ettik. Kapitalizm ölçeğinde çok az insan ancak teşebbüsünün ve piyasasının koşulları yüzünden spekülasyona zorlanmayacaktır. Herkes, birbirinden tümüyle bağımsız şu iki faktöre dayandığı ölçüde spekülatördür: birincisi, müteşebbisin insanlardan ve makinelerden müteşekkil aygıtının gerektirdikleri ve ikincisi dünya piyasasının fiyat dalgalanmalarıdır. Bu durumdaki insanlar – ki genellikle yıllarca her hafta yüzlerce ya da binlerce işçiye sabit bir ücret ödeyip her hafta kayıp yaşarlar – “İşçilerim benden iyi durumda!” sızlanması ile sık sık feryat etmelidir. Sayısız endişe ile eziyet çeken zavallı zengin adam genellikle servetinin bir kısmı ile borsada başarılı spekülasyonlar yaparak kendisini kurtarabilir. Bu şekildeki ticaret, spekülasyon alanındaki kötü şansını dengeler. Öte yandan işi gelişen kişi sık sık tümüyle farklı bir sahadaki spekülasyonlar yüzünden kendisini mahvedebilir. Kapitalist pazara bağımlı olan herkes spekülason yapmalı, en değişken sahalarda spekülasyon yapmaya kendini alıştırmalıdır.
Marksizm sosyalizmin bizzat burjuva toplumunun kurumlarında ve yıkıcı sürecinde hazırlanmakta olduğunu, sürekli büyüyen, her zamankinden kararlı ve her zamankinden daha devrimci proleter kitlelerin sosyalizmi getirmek için bir gereklilik, tarihsel olarak kaderi belirlenmiş bir eylem olduğunu iddia etmişti. Fakat gerçekte kapitalist pazar için üretici rolündeki işçilerin söz konusu mücadelesi sadece kapitalizm içerisindeki kısır döngüdür.
Kapitalizm altında acı çeken işçi bu belirleyici gerçek ile ilgili çok az şey bilir. İstisnasız herkes kapitalist koşullar altında ölçüsüz acı çeker ve çok az neşeye sahiptir, gerçek neşesi yoktur. İşçinin, kapitalistin yüzleştiği korkunç, alçaltıcı ve baskıcı kaygılara, katlanmak zorunda olduğu tümüyle gereksiz ve tümüyle verimsiz eziyet ve gerginliğe dair de çok az bilgisi vardır. Ve işçiler kendileriyle kapitalistler arasındaki bu benzerliğin yeterince farkında değildir. Sadece kapitalistler değil, iş gücündeki yüzbinlerce insan da tümüyle faydasız, verimsiz, yersiz işten karlarını veya ücretlerini kazanır. Kesinlikle bugün gittikçe daha fazla lüks mallar yaratan üretime yönelik korkunç bir eğilim vardır. Buna proletarya için beş para etmez mallar da dâhildir. Gerçek ihtiyaçları karşılamak içinse çok az makul ve gerekli ürün üretilir. Gerekli ürünler gittikçe daha pahalı, lüks anlamında değersiz ve ucuz hale gelmektedir – temayül budur.
Sendika faaliyetlerine ayrılan konu dışı sapmamızdan dönelim ve son bir özet verelim.
Kapitalizmden çıkarı olan müteşebbislerin, imalatçıların ve tüccarların ve de kendi geçimlerini kazanmakla ilgili olan işçilerin ve son olarak devletin kapitalist ekonomi sisteminin korunması için nasıl çalışmak zorunda olduğunu ve hepsinin bu çalışmayı nasıl devam ettirdiğini gördük. Tüm insanların bu karşılıklı sömürüye nasıl bulaştığını, nasıl hepsinin ittifakla kendi özel çıkarlarını nasıl koruması gerektiğini ve amme menfaatine zarar vermek zorunda olduğunu ve hangi kapitalizm seviyesinde bulunurlarsa bulunsunlar hepsinin nasıl güvencesizlikle tehdit edildiğini de ilave olarak not ettik.
Bunu gördüğümüzde Marksizm’in başarısızlığını da gördük çünkü Marksizm sosyalizmin bizzat burjuva toplumunun kurumlarında ve yıkıcı sürecinde hazırlanmakta olduğunu, sürekli büyüyen, her zamankinden kararlı ve her zamankinden daha devrimci proleter kitlelerin sosyalizmi getirmek için bir gereklilik, tarihsel olarak kaderi belirlenmiş bir eylem olduğunu iddia etmişti. Fakat gerçekte kapitalist pazar için üretici rolündeki işçilerin söz konusu mücadelesi sadece kapitalizm içerisindeki kısır döngüdür. Bu mücadelenin işçi sınıfının durumunda genel bir iyileşmeye sebep olacağı dahi söylenemez; sadece bu mücadelenin ve mücadelenin etkilerinin işçi sınıfını kendi durumlarına ve toplumun genel koşullarına alıştırdığı görülebilir.
Marksizm, kapitalist şartları koruyan, kapitalizmi güçlendirip kapitalizmin halkın ruhuna etkilerini daha da viran eden, önemsiz de olmayan faktörlerden biridir. Halklar, burjuva ve aynı ölçüde işçi sınıfı sırf para kazanma amacı için duyarsız, spekülatif ve kültürsüz üretim koşullarına her zamankinden daha fazla müdahil olmuştur. Bu koşullar altında en çok acı çeken ve genellikle zorluk, yoksunluk ve yokluk içinde yaşayan sınıflarda net bilgi, isyan ve iyileşme arzusu gittikçe azalmaktadır.
Kapitalizm bir ilerleme dönemi değil, gerileme dönemidir.
Sosyalizm, kapitalizmin daha fazla gelişmesi ile gelmez ve üreticilerin kapitalizm içerisindeki mücadelesi olamaz.
Bunlar, vardığımız sonuçlardır.
İçinde bulunduğumuz yüzyılın da parçası olduğu yüzyıllar bir olumsuzlama zamanıdır. Birlikler ve şirketler, bizim geldiğimiz daha evvelki kültürlü zamanın tüm ortak yaşamı, tüm güzel dünyevi faaliyeti ve motivasyonu, cennet yanılsamasına sarılmıştı. Üç şey birbirinden ayrılmaz şeklide birleşmişti: birincisi, yaşamdaki birlik ruhu, ikincisi, tarifi imkânsız birlik, evrenin ruhsallığı ve önemi için sembolik dil – zira ferdin ruhunda doğru olarak kavranmıştır – ve üçüncüsü, hurafedir.
Zamanımızda, motomot anlaşılan Hristiyan dogmatik düşüncelerin hurafeleri ciddi saldırıya uğramıştır ve halk arasında giderek daha çok yerinden olmaktadır. Yıldızlar evreni keşfedilirken yeryüzü ve onun üzerindeki insan aynı anda daha küçük ve daha büyük hale gelmiştir. Dünyevi faaliyet genişlemiştir.
Zamanımızda, motomot anlaşılan Hristiyan dogmatik düşüncelerin hurafeleri ciddi saldırıya uğramıştır ve halk arasında giderek daha çok yerinden olmaktadır. Yıldızlar evreni keşfedilirken yeryüzü ve onun üzerindeki insan aynı anda daha küçük ve daha büyük hale gelmiştir. Dünyevi faaliyet genişlemiştir. Şeytan, göksel güçler, yer altı cinleri ve iblis korkusu yok olmaya başlamıştır. İnsan dünyaların sonsuz uzayında, kendi etrafını dönen küçük yıldız üzerinde, Tanrı’nın grotesk dünyasına göre, daha güvende hissetmiştir. Etkileri kesin bir şekilde ölçülebilen reddedilemez doğal güçler bilinir hale gelmiştir. Korku olmaksızın bunlar kullanılabilir ve bunlara itimat edilebilir. Yeni iş ve doğal ürün işleme yöntemleri bulunmuştur. Yeryüzü keşfedilmiş ve tüm yüzeyi yeniden iskân edilmiştir; tüm dünyada seyahat ve iletişim henüz alışamadığımız ve bize hala inanılmaz gelen bir hızla gelişiyor ve tüm bunlarla bağlantılı olarak aynı anda yaşayan insan sayısı önemli oranda artmıştır. İhtiyaçlar ve de bu ihtiyaçları karşılama vasıtaları olağanüstü artmıştır.
Hurafe içinde olduğumuz bu olumsuzlama çağında kesinlikle sarsılmıştır. Olumlu bazı şeyler de hurafenin yerini almıştır: objektif doğa terkibi bilgisi doğadaki şeytani düşmanlara ve dostlara olan inancı ilga etmiştir. Ruh dünyasının ani kaprislerinden ve ihanetinden duyulan korkuyu doğa üzerinde kurulan iktidar takip etmiş ve sayısız ruh ve perinin bu ölümü insanların çocuklarının doğum oranında olağanüstü artışta gerçek ifadesini bulmuştur.
Fakat tüm derin hisler, tüm coşkunluk ve insan birliği ve bağı ruh-cennet ile derin bir biçimde iç içe geçmiştir. Keşfettiğimiz yıldız dünyalar, etkilerine aşina hale geldiğimiz doğal güçler sadece dışsaldır; faydalıdır ve dış yaşama hizmet eder. Bunların birliğini iç yaşantımızla her şekilde, bazen derin bazen sığ felsefelerle, doğa teorileriyle ve şiirsel ilhamlarla ifade etsek de, bizim bir parçamız değildir, hayat kazanmamıştır. Bilakis, hakikatinde dünyanın, özümüzde taşıdığımız şekliyle, faydacı duyularımızın bize söylediklerinden tümüyle farklı, daha önce canlı olan ne varsa, imge ya da inanç ya da tarif edilemez bilgi ve de bu dünya görüşüne bağlı küçük gönüllü gruplardaki hakiki insan toplumu hepsi birlikte hurafe ile gerilemiştir. Bilim ve teknolojideki tüm gelişmeler bunun en düşük yedeğini sağlamayı başaramamıştır.
İşte bu nedenle bu zamanlara gerileme dönemi diyoruz çünkü kültürün ana özelliği, insanları bir arada tutan ruh, gerilemiştir.
Eski hurafeye ya da anlamını yitirmiş sembolik dile geri dönüş girişimleri, eski şablonlara bağımlı, hissi akıldan daha güçlü olan halkın zayıflığı ve köksüzlüğü ile bağlantılı sürekli yenilenen bu tepki çabaları tehlikeli engellerdir ve de nihayetinde sadece sonucun belirtileridirler. Kendisi örgütlü ruhsuzluk olan devletin baskıcı yönetimi ile bağlantılı oldukları zaman, ki kolaylıkla böyle olur, daha rahatsız edici olurlar.
O halde gerilemeden bahsedince, bu bahsimizin ruhbanın dünyamızın günahkârlığı ile ilgili şikâyeti ya da dönüşüm çağrısı ile hiçbir ortak yönü yoktur. Bu çöküş geçici bir devir olup bünyesinde yeni bir başlangıç, taze bir iyileşme, birleşik bir kültürün tohumlarını barındırır.
her kuruntunun, her dogmanın, her felsefenin ya da dinin dış dünyada değil kendi iç dünyamızda köklere sahip olduğunu hatırlayalım. İnsanların doğayı ve kendisini uyumlu kıldığı tüm bu semboller bu bakımdan halkların komünal yaşamına güzellik ve adalet getirmeye uygundur çünkü bunlar içimizdeki sosyal dürtünün yansımalarıdır ve çünkü kendisi ruha dönüşen bizim kendi biçimimizdir.
Sosyalizmi, ruhsal bir hareket olarak insanlar arasında yeni şartlar için mücadeleyi düşünmek, diğer bir deyişle yeni insan ilişkilerine varmak için tek yolun insanların kendileri için yaratan ruhtan etkilenmeleri gerektiğini anlamak bizim için çok acil olmakla birlikte geriye, geri getirilemeyen bir geçmişe doğru bakmamamız ve güçlü olmamız da aynı şekilde önemlidir. Kısacası, kendimize yalan söylememeliyiz. Cennet sanrısı, hakikat, felsefe, din, dünya görüşü veya kişi, dünya ile ilgili hissiyatı kelimeler ve biçimler şeklinde billurlaştırma çabalarına her ne ad vermek istiyorsa o, şimdilerde bizim açımızdan sadece bireyler olarak var olmaktadır. Toplulukları, mezhepleri, kiliseleri, bu türden ruhsal muadillerine dayanan her türde birlik kurma girişimi sahteliğe ya da tepkiye yol açmıyorsa en azından sırf zayıf bir lafügüzafa sebep olur. Duyular dünyasının ve doğanın ötesine giden her şeyde derin bir biçimde yalnızız ve sessiz bir yalıtılmışlığa tabiyiz. Bu da tüm dünya görüşlerimizin hiç bir yıkıcı ihtiyaç, etik inandırıcılık içermediği, ekonomi ve toplum üzerinde bağlayıcı olmadığı anlamına gelir. Bunu, böyle olduğu için, kabul etmeliyiz ve bireysellik çağında yaşadığımız için bunu pek çok şekilde, memnuniyetle ya da vazgeçerek, umutsuzca ya da arzu ile, kayıtsızca ya da hatta isyankarca kavrayabiliriz.
Ancak her kuruntunun, her dogmanın, her felsefenin ya da dinin dış dünyada değil kendi iç dünyamızda köklere sahip olduğunu hatırlayalım. İnsanların doğayı ve kendisini uyumlu kıldığı tüm bu semboller bu bakımdan halkların komünal yaşamına güzellik ve adalet getirmeye uygundur çünkü bunlar içimizdeki sosyal dürtünün yansımalarıdır ve çünkü kendisi ruha dönüşen bizim kendi biçimimizdir. Her ruh komünal ruhtur ve ister uyanık ister uykuda bütüne, diğerleri ile birleşmeye, topluma, adalete yönelik dürtünün dindiği hiç bir birey yoktur. Topluluk amaçları için gönüllü birliğe yönelik doğal dürtü kökleşmiştir fakat bu dürtü uzun yıllar kendisinden kaynaklanan dünya kuruntuları ile bağlantılı olduğu ve şimdilerde kaybolduğu ya da çürüme sürecinde olduğu için sert bir darbe ile uğraşmış ve uyuşmuştur.
O halde insanlar için öncelikle bir dünya görüşü yaratmak zorunda değiliz; bu tümüyle suni, geçici ve yetersiz, hatta romantik ve ikiyüzlü olurdu ve aslında bugün modaya tabii olurdu. İçimizde yaşayan, bireysel komünal ruh realitesine sahibiz ve sadece bu ruhun yaratıcı bir şekilde çıkmasına izin vermeliyiz. Küçük gruplar ve adalet toplulukları yaratma arzusu – bir halk oluşturmak için göksel bir sanrı ya da sembolik bir biçim değil, dünyevi toplumsal neşe ve hazır oluş- sosyalizmi ve gerçek bir toplumun başlangıcını getirecektir.
Ruh doğrudan harekete geçecek ve yaşayan insanlıktan kendi görünür biçimlerini yaratacaktır: sonsuzluk sembolleri topluluklara, ruhun tecessümleri dünyevi adalet şirketlerine, kiliselerimizdeki aziz imgeleri rasyonel ekonominin kurumlarına dönüşecektir.
Rasyonel ekonomi: bu kelime kasıtlı olarak kullanıldı çünkü burada bir şey daha eklenmelidir.
Bu çağa gerileme devri dedik çünkü esas – ortak ruh, gönüllülük, halk yaşamının ve biçimlerinin güzelliği – zayıflatılmış ve yıkılmıştır. Bilimde, teknolojide ilerlemeye, nesneleştirilmiş doğanın tarafsız fethine ve zaptına başka bir isim – aydınlanma – verilmiştir. Akıl daha kıvrak ve net hale gelmiştir; – en geniş anlamıyla – doğadan fiziği kazandığımız için, fiziğin fiili uygulamaları değerini kanıtladığı için ve doğanın güçlerini sömürerek matematiği kullanmayı öğrendiğimiz için, şimdi de, tüm dünyada olağanüstü geniş bir sahada insan ilişkilerinin teknolojisini uyguladıkça matematiğin sıkça uygulanması, iş bölümü ve bilimsel yöntemler ile en doğru ve makul olanı yapmayı öğreneceğiz. Önceleri her ikisi de oldukça gelişmiş olan sanayi teknolojisi ve ekonomik ilişkiler adaletsiz bir sisteme ve anlamsız bir güce koşulmuştu. Fakat hem psiko-endüstriyel hem ekonomik-sosyal teknoloji artık yeni kültüre, geleceğin insanlarına yardım edecektir, tıpkı daha önce ayrıcalıklı olanlara, güçlü olanlara ve borsa spekülatörlerine hizmet ettikleri gibi.
Bu bakımdan içinde olduğumuz gerileme devrinden bahsetmek yerine – eğer istersek – doğa gözlemi ve hâkimiyetinin, teknoloji ve rasyonel ekonominin hiç olmadığı kadar üstünlük kazandığı ilerlemeden de bahsedebiliriz. Ta ki birkaç yüzyıldır gömülü olan ortak ruh, gönüllülük ve sosyal dürtü yeniden zuhur edene kadar, insanları zapt edip bir araya getirene kadar ve yeni güçlerin kontrolünü eline alana kadar.
Bir kez, bireylerdeki aynı ruh eğilimi doğal dürtüsü ile bu yeni kapasiteleri ele geçirip bunları mücessem gruplara katınca bireyi dönüştüren, fenomeni uyumlu birliklere ayıran düşünce, holistik perspektif, bir kez daha bireysel insan ruhundan çıkacak ve bir insanlar cemiyetine, tüzel kişiye ve birleştirici bir biçime dönüştürecektir. Bir kez bu dünyevi-cismani ruh biçimi var olunca yeniden insanların yüzyıllar boyunca ruhsal coşkunluğa uyumlu dünya görüşüne ve kuruntusuna sahip olması kolaylıkla mümkün olabilir. Bu duygulara bu kadar yenik düşmeyi istemiyoruz, buna karşı kendimizi koruyoruz ve bağlılık düşkünü değiliz. Ayrıca herhangi bir ihtimal dâhilinde bu döngünün bir kez daha kapanması gerektiği, düşünce ve birliğin kozmik-dini, suni hurafe biçimine bağlanmak zorunda kalacağı ve ortak ruhun cesaretinin bir kere daha kırılacağı ve yalıtılmışlığın yeniden eski haline döneceği vb. ile ilgili bir şeyler söyleyebilmek için insan tarihinin gidişatına ilişkin çok az şey biliyoruz. Bu tür inşaları yapmaya hakkımız yok. Tüm bunlar bir zorunluluktan ibaret olabilir fakat gelecek tümüyle farklı olabilir. Bu tür bir bilginin halen daha uzağındayız. Görevimiz önümüzde şu anda net olarak duruyor: yalancılık değil hakikat. Bir din taklidinin yapaylığı değil, bireylerin tüm ruhsal bağımsızlığını ve çeşitliliğini kısıtlamadan toplumsal yaratımın gerçekliği.
Hazırlamak istediğimiz, köşe taşlarını yerleştirmek üzere olduğumuz yeni toplum eski hiçbir yapıya geri dönmeyecektir. Bu son yüzyıllarda medeniyetin keşfettiği araçlara sahip bir kültür, yeni bir biçimde eski olacaktır.
Ancak bu yeni insanlar kendi kendine gelmez: yanlış bilimin Marksistinin bu “gelmek zorunda”yı anladığı gibi “gelmek zorunda” değildir. Gelmelidir, çünkü biz sosyalistler onun gelmesini istiyoruz ve hâlihazırda ruhlarımızda bu tür bir insan biçimlerini taşıyoruz.
Nasıl başlayacağız? Sosyalizm nasıl gelecek? Ne yapılmalı? Öncelikle mi yapılmalı? Hemen mi yapılmalı? Buna cevap vermek son görevimiz olacak.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5528
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.26 15:34 ugur5178 efe aydaldan bir eser okumanızı tavsiye ederm (önceden atmıştım görmeyenler olabilir)

güzel hikaye ,okuyun derim (efe aydal)
Türkiye Birincisi Asla yeterince iyi olamadım. Aileme, anneme babama, onların bana harcadığı paraya layık olamadım. Hayır, serseri değildim, geri zekalı da değildim, bir amacım da vardı ve bunu gerçekleştirmek istiyordum. Çalışkan olmak... istiyordum. Çalışkan olmak için oturup çalışmak lazım ben de biliyorum, söyledim ya geri zekalı değilim. Ama bunu beceremiyordum. Yani kıçımı sandalyenin üzerinde o kadar zaman tutamıyordum, beynimi o kadar zaman aynı konuya yoğunlaştıramıyordum. IQ testlerinden yüksek sonuçlar aldığım halde, bu sonuçları derslere yansıtamıyordum, duma duma dum. Bence ben hiperaktifim, yani en azından öyleydim o zamanlar. Kimseye söylemiyordum, olduğum gibi yaşamaktan memnundum. Benim bilime değil, sanata yeteneğim vardı. Ben bir ressamdım. Boş vaktimin tamamını evde resim yapmakla geçirirdim. Bir de kronik abazanlık tabi. Evimde Tinto Brass’ın hemen hemen her “başyapıtı” mevcuttur, ama bunlar da kesmeyince, son kalan paramla kaçak pazarından bir gizli kamera aldım kendime, ama daha hayrını göremedim şerefsizin. Şu işler bir bitsin, karşı komşunun kızı var ya, öfff. Göt kadar kamera, bir girerim evlerine, bırakırım kızın odasına, öhöm öhöm nerdeydik? Evet resimler... Resimlerimi gerçek ustalara da gösterdim, ‘sende gelecek var’ dediler bana. Bu ülkede bilimle sanat o kadar ters şeyler ki, yaşamadan öğrenemiyorsunuz. Bilim; “hiçbir şey yoktan var edilemez, sadece form değiştirir” der, ama sanat; ‘yoktan var etme’ işidir. Kimse beni dinlemedi. Fen matematik yazmıştık bir kere, ve haliyle de başarısızlığımdan dolayı açıkta kalmıştım. Dershaneye bile gitmedim belki ondandır... Ama bu sene kararlıydım. Her şeyi ciddiye alacaktım. Okul da yok nasılsa, daha rahat çalışır, bir yere girerim dedim kendime. Her çocuk gibi benim de bir dershane bulmam lazımdı. Babam saldı beni sokağa; “git bir dershane bul kendine gel” dedi. Dalga geçiyorum sanacaksınız ama, dershane nerde olur onu bile bilmiyordum. Bar değil ki bu anasını satayım gir barlar sokağına seç birini. Benim gibi adama söylenir mi böyle laf? Ama yapmalıydım, dedim ya, ben serseri değildim ve bir amacım vardı; bir üniversiteli olmak. Fakülte pek önemli değil, ama mümkün olduğu kadar iyi bir yer. Sonra iyi bir iş, sonra iyi para, sonra iyi hayat. Bütün bunların farkında olacak kadar uyanmıştım hayata. Sinemaya giderken bir dershanenin önünden geçerdim hep, neydi adı? Umut Dershanesi. Yerini bildiğime göre, önce oradan başlamalı diye düşündüm. Bir koşu indim sinemanın yanına. Aaah, dershane değilmiş, sadece afişiymiş: “Umut Dershanesi, her sene ilk yüzde en az 30 öğrenci. Yüzde yüz başarı garantisi. Her bölümden en fazla 3 yanlış.” Oha be kardeşim nasıl bu kadar iddialı olabiliyorlar, yüzde yüz başarı ha? Soruları mı çalıyorlar acaba? Her neyse bir bakmak lazım. Telefon numarasını ve adresi bir kenara not ettim (yanımda kağıt taşıyacak kadar sorumluluk sahibiyim), sonra tekrar yürüyerek (spor sağlığa yararlıdır) dershaneyi buldum. Eee, şimdi naapıcaz ki? En iyisi içeri bir bakıp sonra eve gitmek. Gözüm tutarsa babamla gelip kaydolurum düşüncesiyle daldım içeri. Danışmaya gittim, bilgi almak istediğimi söyledim. Güler yüzlü bir hanfendi (hanımefendi de denebilir) beni ‘müdür’ ün odasına yolladı. Okul mu lan bura müdür falan? bir de dekan olsaydı bari. Müdür bana kaydolmaya niyetimin olup olmadığını sordu. Ukalalık yapardım ama, odada ikimiz yalnızız... “Evet, beğenirsem kaydolucam.” dedim. Fiyatı sordum, “Onlar önemli değil” dedi adam bana. Elime bir test verdi; “otur bunu çöz, geçersen kaydederim seni” dedi. Oha bir dakka bu ne? Tamam çok erken geldim, benden başka fazla öğrenci yoktu ortalarda, ama böyle baş başa sevgili gibi de test mi yapılır be kardeşim? Sorulara bakmadan kalacağımı biliyordum, çünkü yaz tatilinden yeni çıkmıştım ve tatilde çalışacak kadar da aklımı peynir ekmekle yememiştim. Eve gittiğimde ‘uğraştım ama olmadı’ diyebilmem için bir şeyler yapmam lazımdı. Ben de teste bakmaya karar verdim. Test IQ testiymiş. Gerçekten de şaşırmıştım; derslerle zekanın ne alakası olabilir ki? Sorular kolaydı, ama ben tırsmıştım. Bir iş oldu bittiye getirilmeye çalışılıyorsa kesin bir pislik vardır. Soruları doğru düzgün okumadan kafadan salladım, neden mi? Çünkü “ben vazgeçtim abi sizde kesin bir pislik var” demeye korktum. Cevapları müdür denilen adama verdim. Kimse olmadığı için hemen orada optik okuyucudan geçirdi. Sonuca baktı ve “Kaydoldun” dedi. Anlaşılan attıklarım tutmuş, belki de bu tanrıdan bir işarettir diye düşündüm :P “Ama para?” “O dert değil.” Sana dert değil tabi dümbük, parayı veren biziz. Her neyse, son on senede yedi tane Türkiye birincisi çıkartan bir dershaneye kaydolmuştum, hem de bu kadar kolay. ‘Belimi doğrultuyorum galiba’ diye düşündüm ve evin yolunu tuttum (yol nasıl tutulur diye sormayın, ben tutarım). Akşam evde bizimkilere olanları anlattım. Hayret, ilk defa babamın yüzünde bu ifade vardı, ‘iyi ki bu çocuğu yapmışız’ diyen bakışı. Sonunda benimle gurur duymaya başlamıştı. Ben iyi niyetli birisiyim, elimden gelse deli gibi, manyak gibi çalışır, onun yüzünü hep güldürürdüm, ama olmuyodu işte olmuyodu anasını satayım. Neyse, belki de bu dershane benim hayatımda değişiklik yapacaktı. Ümidim vardı, işte bu her insanda olması gereken bi şey. İnsanın temel ihtiyacı, yaşamak için sebebi... Sonunda dershanenin ilk günü gelmişti. Ağustos’un sıcağında çıktık ‘Umut’a yolculuğa. Bina bu sefer kalabalıktı, acaba bizim sınıf nasıldı? Kızlar var mı? Varsa nasıl? Sıram nasıl? Bayan yanı mı, yoksa pencere kenarı mı? Belki de pencere bayan arasıdır, kim bilir? Koşarak sınıfımın olduğu ikinci kata çıktım. Zilin çalmasına 3 dakka falan vardı ama herkes çoktan sınıflara gitmişti. Kafamı sınıftan içeri soktum. Aman tanrım. İçerde dünyayı ele geçirmeyi amaçlayan bir mutant ordusu vardı. Birazdan alien komutanları gelecek ve istila için son planları yapacaklar... TİPİ VARDI HEPSİNDE. Kardeşim anladık ineksiniz kendinizi derse vermişsiniz, ama bari normal insana benzeyin be! Kızlar ikiye ayrılır, bıyığı olduğunu kabul edenler ve kabul etmeyenler. Bıyığı olduğunu kabul eden kızlar giderler çeşitli yöntemlerle (yakarak, ağda yaparak falan) bu bıyıklarını düzenli olarak ortadan kaldırırlar. Yanımdaki kız kesinlikle bıyıklı olduğunu kabul etmek istemeyenlerdendi. Kafamı ona çevirdiğimde aramızda on santim kalıyordu, ve ben onu gördükçe komplekse giriyordum. Bende öyle bıyık olsa var ya, nasıl gider biliyo musun bu kestane gözlerin altına? Sınıfa ne hayallerle girmiştim, ikinci bir arkadaş çevresi falan. Ama şimdi sadece hocanın bir an önce gelmesini bekliyordum. Gerçekten de hoca bir an önce geldi. Tipi çok da önemli değil, size burda bir hoca tasviri yapıp beyninizi boşuna yormiycam. Hocanın kendisi de önemli değil zaten, önemli olan gelir gelmez hepimize dağıttığı formlar. “Bunları doldurup imzalayacaksınız.” dedi adam... ‘Ben, nokta nokta nokta, üniversiteye girene kadar başka bir dershaneye gitmeyeceğimi, ve bu dershanenin uyguladığı yöntemleri kimseye anlatmayacağımı teyit ederim. İmza....’ Dershanenin uyguladığı yöntem demekle herhalde formun geri kalan bölümünü kastediyorlardı: ‘Saat 6:00 uyanma ve kahvaltı. Saat 6:30 Matematik Saat 7:30 su ve ihtiyaç molası Saat 7:40 Fizik Saat 8:30 Kimya Saat 9:30 Dershane Saat 15:00 Eve varış Saat 15:10 Tarih......’ Liste gün sonuna kadar gidiyordu. Ne kadar saçma. Ben her gün ayrı bir derse çalışırım valla, beni bağlamaz. Günler geçiyordu. Her geçen gün içerisi biraz daha garipleşiyordu. Fark ettiğim ilk gariplik, öğrencilerdi. İlk deneme sınavından en düşük notu ben aldığım halde, diğer öğrencilerin geri zekalı davranışlarına bazen dayanamıyordum. “Üğretmenüm, hayvanlar nasul çiftleşür?” “Hocam çok afedersiniz, eksi mi negatif demiştiniz yoksa artı mı?” Öğretmen tam bir makine gibi sorulan her soruyu en ufak bir bıkma belirtisi olmadan cevaplıyordu. Daha negatifi pozitifi bilmeyen birini nasıl alabilirlerdi ki buraya? Ama neredeyse hepsi böyleydi. Sonra işler daha da garipleşti. Belirli saatlerde bize karanlık bir odada dev ekrandan programlar seyrettirmeye başladılar. En başında “Umut Production” yazan, devamında da... tavşanlı, kaplumbağalı, ayıcıklı çizgi filmler. İşte buna gariplik derim. Bir Allah’ın kulu çıkıp da “Arkadaş siz naapıyosunuz burda?!” demedi. Sanki ben diyebildim. Artık neredeyse iki derste bir bu programları seyrettirmeye başladılar. Sonraki derste ise, hoca giriyor, tahtayı bile kullanmadan anlatacağını anlatıyor, çoğunlukla okuyor, sonra da gidiyordu. Bu esnada da öğrenciler hızla not alıyorlardı. Bir gün dayanamadım teneffüste yanımdaki öğrenciye söyledim: “Ya bu hocalar ne biçim ders anlatıyor böyle, bir bok anlamıyorum vallaa.” Kız manyak: “Onun için mi her yıl ilk yüzde otuz öğrencileri var?” dedi. Artık bir sorun olduğundan emindim. “Günü gününe çalışırsan, programa uyarsan sen de başarılı olursun.” diye devam etti ama ben başka şeyler düşünüyordum. “Ben o programı saçma buluyorum. Fazla da sallamıyorum açıkçası.” dedim. Kız bir anda kayboldu? Allah Allah. Televizyon seansları başladığından beri deneme sınavlarında gittikçe diğer çocuklarla aramdaki puan farkı açılıyordu. Her sınavda kesinlikle yüz küsur öğrenciden sonuncu oluyordum, ve gerçekten kendimi aşşağılık bir yaratık gibi görmeye başlamıştım. Dershanede tam bir kaos ortamı vardı, ama dünyanın en düzenli, en sessiz kaosu. İnsanlar birbiriyle hiç konuşmamaya başladıktan sonra kafayı yiyecek gibi olmuştum. Kimse sorduklarıma, dersle ilgili bile olsa, cevap vermiyordu. Evet nerdeydik, kız ortadan kaybolmuştu değil mi? Ben de gittim en son deneme sınavının sonucuna baktım. Yine sonuncuydum, bu sefer benden bir önceki eleman beni neredeyse ikiye katlamıştı. Zaten ben hariç öğrenciler birbirine yakın puanlar alıyorlardı. Yanımda sonuçlara bakmaya gelen kız bir anda patlar gibi ağlamaya başladı. “Yanlış bakmışlar, yanlış bakmışlar” diye tam bir embesil gibi ağlıyordu. “Nerde senin puanın?” dedim, eliyle gösterdi. ‘Burcu Akel’ mi? “İyi de senin adın Ebru Akel değil mi?” dedim. Yüzüme baktı, sonra cüzdanından kimliğini çıkarıp ismine baktı. “Haklısın, ben karıştırmışım.” dedi! İşte o anda filmler koptu bende. Bütün bunlar yetmezmiş gibi az önce kaybolan kız geri geldi: “Seni müdür bey çağırıyor, bişey dicekmiş.” Lan? Kızın suçlayıcı bakışlarından hızla uzaklaşıp müdürün ‘seviyesine’ çıktım. Tık tık, girdim içeri. İçerdeydi, bilgisayarını kurcalıyordu. “Fuat Kolcu” dedi. Bu arada adım Fuat, tanıştığımıza memnun oldum. Gözlerimin içine çok kötü baktı be, sanki “itiraf et, sen öldürdün” diyecekmiş gibi. Zaten bir iki saniye düşünmedim değil, ‘lan acaba birini mi öldürdüm?’ diye. “Biz burda sizin iyiliğiniz için çabalıyoruz yavrum?” Biliyorum bu soru cümlesi değil ama herif soru sorar gibi söyledi. “Bize üç şeyi teyit etmiştin, bunlardan birisi de verilen programa uymaktı.” TAK! Kapı kapanma efekti. Swiss! Arkaya dönüp bakma efekti. OHA! İki tane zebella gibi adam görme efekti. “Naapıcaksınız dövecek misiniz? Naaptım ki ben?” “Kurallarımıza uymamışsın.” MIŞSIN. Güzel Türkçe’mizi öğrenelim; -mışsın ekinin halk arasındaki adı ‘ispiyon eki’dir, ve birinin sizi ispiyonladığını ifade eder. Bu durumda, ispiyoncu o manyak karı, ama niye? “Sen bize çok büyük sorun oldun. Diğerleriyle arandaki puan farklarına bir baksana. Artı programa uymuyorsun, artı... DÜZENİMİZİ SORGULUYORSUN.” Benim bişey sorguladığım yok ki, sadece... evet aslında sorguluyorum, “Siz ne biçim dershanesiniz!” diye patladım ne yazık ki. Hem de çok yanlış bir zamanda ve çoook yanlış bir yerde. Arkadan öyle bir darbe indi ki kafama, acıyı hissedemedim, sadece flaş ve sarsıntı. Ellerimi kollarımı arkadan iki zebella tuttu, sandalyeye oturtuldum. Kıpırdayamıyordum. Yarı baygındım, ama biraz da numara yapıyordum. Müdürün elinde iğne gördüm “Naabıcaksınııııııız” “Birazdan sınıfta kalp krizi geçirip öleceksin.” dedi müdür. “Ama neden? Bu kadar mı önemli? Tamam, söz, çok daha fazla çalışırım, arayı kapatırım, programınıza uyarım. Lütfe...” Adam şırıngaya ilacı çekti bile, beni sallamıyordu: “Sorun o değil ki. Sen bize uygun değilsin, programa uymadın, bizi sorguladın, puanların hala düşük, bu da gösteriyor ki gösterdiğimiz video programlarından da etkilenmiyorsun. Nerde sorun var hiç bilmiyorum, daha önce asla sorun yaşamadım. Yani senin IQ’na sahip olan yüzlerce...” “Durun durun durun bir dakka! Ben o testi uydurmuştum, nasıl olduysa tutmuş, yani ben sizin sandığınız kadar zeki de....” “UYDURDUN MU? Hayatını, geleceğini belirleyeceğin bir dershanenin sınavına girerken cevapları uydurdun mu? Bu ne biçim sorumsuzluktur! Zaten seni ilk gördüğümde anlamıştım geri zekalı... olmadığını.” Bir dakka bir dakka, mola (derler ya Amerikalılar). “Patron bir dakka siz geri zekalıları mı alıyodunuz?” Tabi ya! Ulan o kadar soruyu kıçımdan uydurmuşum, zaten tutsa sayısal lotocu falan olmam gerekirdi. Demek olayları buymuş. Adam devam etti: “Programımıza uyman için geri zekalı olman lazım. Zihnini anca o şekilde kontrol edip istediğimiz gibi yoğurabiliriz. Moronları çok severim, siliktirler, asla karşı gelmezler, her istediğini uygulayabilirsin. Ben bu işe yirmi küsur yılımı verdim, babam da bir o kadar zaman harcadı. Deneme yanılmalarla bu noktaya geldim. Dişliler çoktan yerine oturdu, sen çok geç kaldın. Biz bu işe bütün servetimizi yatırdık.” iğneyi koluma yaklaştırdı. “ÜLKEYİ MORONLAR YÖNETSİN DİYE Mİ?” baygın numarası yapmayı bırakıp aniden ayağa fırladım ve elindeki iğneye tekme attım. Kendimi ileri atınca kollarımı da kurtardım, gulyabanilerin arasından sıyrılıp dışarı attım kendimi. Arkamdan bağırdı: “Yakalayın, kaçıyor! Hepinizden kopya çekmiş!” Bir insan nasıl herkesten kopya çekebilir? Buna inanmak için geri zekalı olmak lazım :P Öğrenciler işini gücünü bırakıp bana saldırmaya başladılar. Lanet olsun zombilerle dolu bir binaya düşmüştüm sanki. Bir tekme ona, bir yumruk şu kızın suratına, “çekilin be” tekmelerle yumruklarla çıkışa vardım. En sevdiğim T-Shirt L Her neyse sırası değil. Hemen eve uçtum. Annem karşıladı kapıda “Oğlum ne oldu?” “Dur anne iki dakka ya, dershanede yaptılar.” “Ne! Merak etme ben şimdi ararım müdürü.” “Ne müdürü anne ya! Müdür yaptı zaten.” Hemen telefona sarıldım, sertçe elime aldım da denebilir. Dershaneyi aradım: “Aloov?” “Hepinizi şikayet edicem, dershanenizi kapattırıcam, sizi de hapse attırıcam. Bu yaptığınız yanınıza kar kalmıycak. Sizden şüphelenince her şeyi gizli kameraya çektim, programları, öğrencileri (blöf blöf blöf). Sizi Deha Muhtar’a maymun edicem.” “Selamımı da söyle, Faik Hoca dersin, çoktandır görmedim keratayı.” “O da mı?” “Hem de en başarılı öğrencilerimdendi. Sadece o değil. Etrafına bir bak. Konuşmayı beceremeyen matematik profesörleri, dört işlem yapamayan edebiyat hocaları, mühendisler, yöneticiler, memurlar, astronomlar, IQ testi yapılsa hiçbiri tutuk zekayı geçemez, ama en iyi mevkiler onlarda. İki formül, iki kitap ezberleyen profesör oluyor. Üniversiteye girince anlayacaksın. Şimdi hepsi mutlu, onları ben mutlu yaptım. Ayrıca... benim yöntemlerim Milli Eğitim Bakanlığı tarafından onaylanmıştır, Ramiz’ciğim sağ olsun, ona da çok emeğim geçti. Bana hiçbi şey yapamazsın, ben yasalım.” “İnsan öldürmek de mi yasal?” “Kanıtlayamazsın, üzgünüm. Bu arada eğer başka dershaneye gidersen veya bizi başkalarına anlatırsan seni ortadan kaldırmak zorunda kalırız...” Telefon kapandı. Unuttukları bi şey var, ben hepsinden daha zekiyim, eee? Durun bir dakka düşünüyorum. Pekala, kaba kuvvet, polis, jandarma, sanırım bunlar işe yaramaz. Mahkemelerde de zaten onların adamları var, yani bence var. Tamam, onları cümle aleme rezil etme planı kuralım bir tane... Ertesi gün maymunlar cehennemine geri döndüm. Seri adımlarla binaya dalıp TV odasına gittim. Beni gören öğrenciler, hiçbi şey olmamış gibi davranıyorlardı. Yirmi dakika sonra yayın odasından çıktım ve seri adımlarla, müdür ve adamları beni görmeden kaçtım. O günkü video programı hepsinden özeldi. Tinto Brass’ın en adi filmlerinden biri oynuyordu tavşanla kaplumbağa niyetine. Görevliler her zamanki gibi dışarıdaydı, yayından etkilenmemek için tabi. Ertesi gün tekrar gittim, yine yayın odasına girdim, bıraktığım gizli kameramı (komşu kızına nasip olamadı o kamera bir türlü) alıp cebime koydum. Dışarı çıktııııııım. Müdürle burun buruna geldik. “Yakalayın! Hepinizden kopya......” Moron olan onlar, ben değilim, eleman sözünü bitiremeden ben dışarı uçmuştum bile, laf aramızda iyi koşucuyumdur, özellikle götüm sıkıştığında. Ertesi Gün Şov Haber’de: “Dershanede skandal! Eğitim verecez diye porno seyrettirip, genç zihinleri bulandırıyorlar. Bu dershanenin adı... AZ SONRA!” Porno mu? Tinto Brass adi olabilir, filmleri iğrenç olabilir ama asla porno değildir... Çok merak ediyorum, o programı seyreden öğrencilere ne oldu? Dershane tabi ki kapatıldı. Onları kendi silahlarıyla vurmuş oldum. Müdür kimseye laf anlatamadı, zaten kimse bir daha çocuğunu o dershaneye yollamaya niyetli değildi. Bu ülkenin bu özelliğini çok seviyorum, birini karalamak o kadar kolay ki. Bana ne mi oldu? Şimdilik televizyon kanalından aldığım parayla idare ediyorum, bu arada resme devam. İşsiz olalım ne olcak?
Acı Çikolatalar, Efe Aydal :)
submitted by ugur5178 to KGBTR [link] [comments]


2020.07.25 13:46 Aliskus Sub'ın ve Türk Incellerin durumu...

Eveeet, subreddit'inizin yüz karası ben, yine inanılmaz ihtilaflı ve sizi gömecek bir konu ile karşınızdayım. Ama bu sefer bana karşı çıkarken biraz daha insaflı davranırsanız sevinirim, zira bugün cake günüm :D (Karşı çıkacaksanız da sondaki kısmı okuduktan sonra çıkmanızı tercih ederim)
Anyways. Konu başlıktaki gibi, içinde bulunduğumuz konum. Bazı şeylerden şikayetçi olucam şimdi.
Öncelikle boyumu, statümü vb. söylediğimde bi gelip anamı sikmediğiniz kalıyor. Boyum uzun ve sosyal yaşantımda sıkıntı yaşamıyorum, evet. Bu, size bana küfür etme, hakaret etme beni aşağılama (!) hakkını vermez. Ve, bu sebeplerden incel olmadığım fikrine kapılıyorsanız, öncelikle sizin "incel" tanımını bi tekrardan gözden geçirmeniz gerekiyor. Bazılarımız inciğine cıncığına kadar bütün terimleri ansiklopedi gibi ezberlemiş ama daha incel'in tanımını yanlış biliyor.
"Incel, İngilizce istemsiz bekârlar anlamına gelen "involuntary celibate" kelimelerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuş, kendilerini istemelerine rağmen romantik veya cinsel partner bulamamaları ile tanımlayan bir internet alt kültürünün üyelerini tanımlar." (wiki)
Yani gördüğünüz gibi boyun istediği kadar uzun olsun, istediğin kadar alfa ol, gene incel olabiliyorsun. Ben buraya gelip sizi incelemeye alan, aslında gerçekte incel olmayan biri falan değilim. Mit falan değilim aq. Şu yaşıma geldim bir kere bile kız arkadaşım olmadı. Cinsel ilişkiye de girmedim. Bunlar community'nin bir parçası olmaya yeterli sebepler.
Neyse fazla duyar kastım. Helal edin. Böyle bir giriş gerekiyordu.
Yine sub'un kitlesinin genel olarak yanlış anladığı bir algı, "herkes blackpill'ci olmalı!" algısı. Bak kardeş, yine tanımdan gidicez. Ne diyo orda? "kendilerini istemelerine rağmen romantik veya cinsel partner bulamama" diyo dimi? Yani burda herkes senin gibi "kızların amına koyayım ömrüm boyunca sevgilim olmayacak yalnız ölecem" demek zorunda değil güzel kardeşim. Burayı gayet diğer insanlardan fikir almak veya onlarla tecrübelerini paylaşmak için kullanabilirsin. Aaaa, bi bakmışsın, kendini geliştirmişsin, daha iyi bir insan olmuşsun, bunların yanında bonus olarak da kız arkadaşın olmuş. Aaa, incel değilsin artık. Güzel olmaz mıydı?
Asıl önemli part bura, buraya zıplayabilirsiniz >>>>>>
Son olarak.
Incel olmak, medenice tartışmaya engel, illa orospu çocuğu gibi ayı gibi konuşmayı gerektiren bir durum mu? Yani incel olunca adam gibi konuşulmuyo mu diğer insanlarla? böyle bir kural var da benim mi haberim yok? Subda bu şekilde onlarca insanla karşılaştım. Abi gerçekten bu kadar mı zor düzgün iletişim kurmak? Kabalaşmamak, insan olmak? Bu kadar mı zor aq? Adama kardeşim diyom "ben senin kardeşin miyim lan" diyo bana xd
Eminim gerçek hayatta bu şekilde iletişim kurmuyorsunuzdur insanlarla. Ama şayet öyleyse, kız arkadaşı bırak, insanlar 5 metre yakınına yaklaşabiliyosa yat kalk haline şükret derim xd

Uzun olduğu için özür dilerim, veya kabalaştıysam. Çok dolmuştum bir süredir.
Hadi kendinize iyi bakın.
submitted by Aliskus to turkincel [link] [comments]


2020.07.24 21:19 muya003 Bana göre Platonik aşk nedir

1-2 yıl önce lise son sınıfta içimi dökmüş olduğum bir metin belgesine denk geldim. Umarım okuyanlar için vakit kaybı olmaz...
Aşk
Bana göre aşk hayal kurmak demektir ve tanımadığımız insanlara aşık olabileceğimize inanırım. Bu duyguları tatmamış kimseler biriyle tanışacaklarına ve bu insanı ruh eşi olarak tanımlayabilecek kadar sevecekleri fikrine kaptırırlar kendilerini. Ne kadar yakınlaşırsa o kadar tatmin olacaklarına, tanıdıkça seveceklerine ve kimi zamanda duygularının karşılıklı olacaklarına inanırlar. Ayrılmaz bir bütün oluşturacaklarına ve yapbozun en önemli parçasını bulacaklarına. Uğruna her şeyi feda edilebilecek birini bulma çabasıdır onlar için aşk. Oysa aşkı yaşayan biri için ne kadar birçok durum benzer olsa da olayın temeli farklıdır. Daha önce aşık olmamış biri eğer sevmek istiyorsa aşık olmak ister. Fakat aşkın şarabından bir kadeh almış biri tekrar içmeyi pek istemez, bilir ki yalnızca sarhoşluktur bu. Gerçekliği yoktur ve sonu her zaman az çok hüsrandır.

Aşık olabilmek için birinde yalnızca birkaç tane hoşunuza gidecek ve dikkatinizi çekebilecek özellik olması, ayrıca onu bunlar dışında pek de tanımıyor olmanız gerekir. Dış görünüşü, fiziği, ufak bir mimiği veya ettiğiniz kısa bir sohbetin yanı sıra toplumun aykırı görüp hoş karşılamadığı bir davranışı sergilemesi gibi pek hoş gözükmeyen bir davranıştan da hoşlanabilirsiniz. Nelerden hoşlandığınızı siz belirler ve bilirsiniz. Aslıda tüm bunlardan biri bile yeterlidir. Üzerine biraz hayal gücü eklenince olay tamamlanır. Hani bir söz vardır ya ‘’aşk ota da konar b*ka da’’ , işte bu sözün doğruluğu da aslında savunduğum düşüncenin getirisidir. Çünkü aşık olacağınız kişiyi siz yaratırsınız, kişiliği yerleştirecek birini bulunca da onun kim olduğuna bakmazsınız. Köşeleri bulunmuş bir yapbozun ortasına istediğiniz resmi yaparsınız.
Küçük bir hoşlantı aşka sebebiyet verebilir. Aşık olmak ile hoşlanmak benzerdir fakat asla aynı değildir. Bunları ayıran tek bir ana neden vardır kendimce. Aşk zaman ister. Düşüncenizle yaratacağınız biri için haliyle düşünmeniz gereklidir. Fakat birinden hoşlanmak anlık olarak gerçekleşebilir.
Aşık olmak insanı oyalar. Bana göre güzel şeydir aşık olmak. Yapacak pek önemli şeylerim olmadığından ve günün büyük kısmını sıkılıp uyumaya çalışarak geçiriyor olduğumdan zaman geçirecek bir şeylerin hasretini çekiyor oluşum sevdirmiştir sanırım bana aşkı. Bir süre oyalanmış biri olarak fark ettim ki benim de eskiden öyle olduğunu düşündüğüm üzere toplumun büyük çoğunluğu aşkı sevmek demek zanneder. Hayali gerçek sanan bir çocuğa benzetirim toplumun bu algısı. En kolay anlaşılırından günümüzde boşanmaların artmasını da bu nedene bağlıyorum. Edebiyatta ve sanatta olan aşk tasvirleri insanların dikkatini çekiyor ve onları özendiriyor. Zaten aşık olmak isteyen kişiler ise en ufak ayrıntıları aşka çevirebilmeyi becerebiliyor. Daha doğrusu aşık olduğuna inandırmayı başarıyor kendisini. Bir vakit bu hayalinde kendi oluşturduğu yasalarla yargılıyor davranışları, fakat bir süre sonra zaman ilaç oluyor ve gerçekten tanıştırıyor çiftleri. Hayallerini yaşayamayan çiftler ise çareyi ayrılmakta buluyor. Sanatın etkisi inanılmazdır düşününce.
Peki biraz da şöyle düşünün. Bu eserlerin bir çok insan tarafından beğenilmesinin yanı sıra aslında bu eserlerde kahramanın aşık olduğu kişi sizde de çoğu zaman güzel bir etki bırakıyor. Kahramanla benzer bir hoşlantı yapınızın olduğunu varsaysak bile bu hipotezi başka eserlerde de geçerli olan aynı durum ve bu durumun başka kişilerde de yaşanması çürütüyor. Toplum aynı kişilerden hoşlanıyor ama o tür kişilikler pek bulunmuyor mu yani? Hayır, sanatçı eserinde kendi aşkını anlatır. İnsanlar benzer kişilerden değil benzer kişiliklerden hoşlanır. Sanatçının tasvirinde ki kişilik hoşumuza gider çünkü o da bir hayal ürünüdür. Ne kadar yaşanmışlıkları yansıtan bir eserin bunun önüne geçeceği düşünülebilse de özünde bu eserler ne kadar sıcaksa o kadar hayaldir. İnsanlar da cahilliklerinden ötürü aşk edebiyatını güzel görünce aşkın ilişkinin son basamağı olduğunu sanıyor ve evliliklerine olanak kolaylığı sağlıyor.
Daha önce birine aşık olduğum için şanslıyım. Duygularımı yalnız yaşamak ağır gelmeye ve içimi kemiren eksiklik hissi beni rahatsız etmeye başlayınca onunla konuştum. Arkadaşlığımız bana birçok şey öğretti ve bu süreçte bir şeyleri anlamamı sağladı. İlk başlarda hoşlantımı aşk olarak tabir etmek yerine sevgi olarak değerlendirirdim. Ben de o zamanlar birçok insan gibi aşkı Nirvana olarak görüyor ve tanımadığım birini bu denli seveceğime inanıyordum. Kendimi aldattığımın farkına varma şerefine nail olduğuma mutluyum.
Söyleyeceğim şu ki; amacınız birinin sevmek değil, onu tanımak olsun. Pek çok insan sevebilir fakat çok az insan tanır. Bakınız ki isimlerini tarihe kazımış olan en büyük aşıkların aralarında engelleyici faktörler vardır. Kiminin aileleri kavgalıdır, kimini vermezler sevdiğine, kimi ise dağları deler kavuşmak için. Anlatacağım üzere aslında bu engeller özel kılar onları. bu engeller aşık eder onları. Ne yeterince tanıyabilirler birbirlerini, ne de uzak kalabilirler birbirlerinden…
(aşka bir örnek de kısaca kendimden vereyim ->)
Elma Çiçeği
Onu ilk gördüğüm gün sınıfa yeni gelmiş ve daha hala uyku sersemliğimi üstümden atamamış şekilde sıramda oturuyordum. 11. Sınıfın ilk yarısıydı. Kapıdan ders defterini vermek için nöbetçi öğrenci kılığında sınıfa girdiğinde bende kanıp kalbime almıştım onu. Berrak suya düşen bir damla mürekkepti ve henüz daha yayılmamıştı tüm kalbime. İçimden yalnızca ‘’tatlı kızmış’’ dedim. Tüm (kriterlerime) uyuyor gibiydi ve hayalimde ki kişiliği yerleştirmek için mükemmeldi. Fark bile edilemeyen ufak kıvılcım düşmüştü işte o gün baruttan kalbime. Pek önemsemedim bakarsanız bunu. Daha önce de çıkan birçok kıvılcımın tümünü zaman kolayca söndürmüştü. Gün boyu da aklımın ucundan dahi geçmedi dürüst olmak gerekirse. Fakat her şeyi ayarlayan kozmik bir güç tarafından olsa gerek son ders birden gelivermişti aklıma ve kendimi onu bekler halde bulmuştum. Kapı açıldı, defteri aldı ve kapı kapandı. Tüm bunlar olurken ise gözüm hiç şaşmadı ve göz kapaklarım hiç kapanmadı. Benimkisi saf bir duyguydu, yalnızca biraz heyecan arayan maceraperest birine ait duygu ve eylemler. Geçen birkaç gün boyunca arada sırada aklıma gelir oldu. Bazen evdeyken düşünüyordun, bazen okuldayken etrafıma bakıyordum belki onu görürüm diye. Fakat bunları nadiren yapıyor ve nedenini biraz da can sıkıntısına bağlıyordum. Geçen birkaç hafta sonunda artık onun için teneffüse çıkıyor, onun için kendime bakıyordum. Odak noktam pek zaman oydu ve birilerinin adına seslenmesi için sabırsızlanıyordum. Birkaç ay sonra sosyal medya hesabına eriştim. Zamanla artık onun sapığı olmuştum. Okulda, evde, sokakta, ailemleyken, arkadaşlarımlayken ve özellikle yalnızken aklımdan çıkmaz olmuştu. Uyurken de rüyalarımda özletmiyordu kendini. Çok garip değil mi? Henüz hiç konuşmadığım, sesini bile duymadığım ve kim olduğunu bilmediğim biri uğruna şiirler yazmak, hayaller kurmak, üzülmek ve sevinmek, fotoğraflarıyla uyumak. N’aparsınız, bilmiyordum ki aslında onun fotoğraflarını sevdiğimi. Tüm bu beklenmedik davranışlarım sonucunda bendeki garipliği ve çaresizliği fark eden birkaç kişi yardım etmeye çalıştı. Sosyal medyadan da birçok arkadaş edindim, kimiyle hala konuşurum. Beni ona bağlayan tek şey aslında kendimdim. Kimi arkadaşım ‘’kız güzel değil ki’’ derken kimisi ‘’yakışıyorsunuz, o da sen gibi biri’’ diyor ve iki durumda bana özel hissettiriyordu. İlk zamanlarda biraz dedektiflik yapmak uğruna indirdiğim okul deneme sıralaması listesinde de ‘’kesin budur’’ dediğim kişi çıkması gibi ufak tesadüfler beni iyice esir ediyordu. Yalnızca ufak kıvılcımlar gerekliydi, ateş yakmak ve hatta yangın çıkarmak konusunda üstüme yok gibi görünüyordu.
Ufak tefek konuşmalar, ağır ergen tavırlar ve hasretle geçen bir yılın ardından ondan hoşlandığımı belirttim. Evet uzun sürdü bunu söylemem. Önceleri utangaçlık sanıyordum, uzun süre de utanmıştım aslında. Zamanla cesaret toplamamla da bu durum değişmeyince anladım ki aslında bunu belirtip durumu değiştirmeyi ve her şeyin içine etmeyi istemiyordum. Amacım toplumca ‘’sevgili’’ olarak adlandırılmak falan değildi. Arkadaş olmaktan başka bir şey istemiyordum hayallerimin ötesinde. Konuşmamamın nedeni ise ya elimin ya da kalbimin boş kalacağı korkusuydu. Uzun süre onu ulaşılmaz görmüştüm ve hayallerimle kendimce mutluydum. Bir şeyleri değiştirmek ve olayı bozmak istemiyordum. Tüm bu hayallerden sıkıldığım ve biraz nesnellik aradığım bir gün belirsizlikleri yok etmem gerekti ve yazıverdim ona. Çok korkuyordum yazacaklarından. Korkum reddedilmek değildi, aksine kabul edilmekti. Bu kadar kısa sürede beklentilerimi ve hayallerimi boşa çıkarabilecek olmasından korkuyordum. Fakat ne mutlu ki mantıklı bir tepki aldım, bu beni neşelendirdi. Tek eksik taraf anlaşılmamış olmamdı fakat bunu üstesinden gelecektim. O zaman söze ‘’senden hoşlanıyorum’’ diyerek girmiştim. Bu yanlış değildi, ‘’sana aşığım’’ diyerek girseydim daha beter olurdu sanırım. Ben bile yeni anladım aşkı, ondan anlamasını beklemek yanlış olurdu. Bana aşkı öğretti o. Kurulabilecek en güçlü bağın ve olunabilecek en güzel şeyin yalnızca dostluk olduğunu anlamamı sağladı. Başka hiçbir şey olmayacaksa bile bana bu ayrımları öğrettiği, aşkın tadını tattırdığı için ona teşekkür ederim. Şimdilerde hala hoşlanıyorum, eskisinden hemen hemen daha fazla hem de. Fakat artık aşkım söndü. Bundan sonra da zor olurum. İlk gerçek aşkımın güzel bir insana denk gelmiş olmasına mutluyum. Ondan bir beklentim yok. Konuyu kendi içimde halledebilmem için iki yolum var gibi; Ya konuşacağız ve hayallerimden uzağa taşıyabileceğim onu, ya da zaman onun resminin üzerine tozlarını dökecek. Belki gerçekten sevebilirim onu şu an pek mümkün gözükmese de. Her ne olursa olsun beni bilinçlendirdiği ve değişime uğrattığı için ondan memnunum. Benim için bir zamanlar en önemli şey olan okulda bile bir dönem ortalamamı takdirden düşürecek kadar beni düşündürdüğüne minnettarım. Artık onu olduğu şekilde görüyorum.
Sevgiler…
submitted by muya003 to KGBTR [link] [comments]


2020.07.24 09:49 TheLastNever1 Bir Müslümansanız ayak fetişiniz oması çok kötü bir durum

Bir dindar için ayak fetişizmi en berbat durumların başında gelir. Fetişizm günah değildir elbette; ancak özellikle bekâr bir Müslüman'ı çok zorlayan ve irrite eden bir histir. Hem dindar olup hem fetişist olmak gerçekten de çok zor bir sınavdır. Bu bekâr Müslüman genç evlense bile fetişizm hislerini yaşayamazsa bu fetişizm onun için bir yük olur. Müslüman gencimiz fetiş hislerini eşi ile yaşayamazsa bu bekâr olan gencin yaşadığı sınavdan çok daha büyük bir sınava dönüşür.
Bilindiği üzere Müslüman bir birey zina etmeyi bırakın harama bile bakamaz. Ayrıca "bir yılanın arkasından yürü, bir aslanın arkasından yürü; ama bir kadının arkasından yürüme" diye geçer birtakım İslami eserlerde. Gerçekten de tanımadığımız bir kadının arkasından yürümek bile biz erkekler için fitne sebebidir. Biz erkekler için hem arkasında yürüdüğümüz kızın ayakları sorun olacak hem de belli olan beden hatları. Şu iyi bilinmelidir ki, Fetiş hisleri olan bir erkeğin nefsiyle mücadele edip kendini haramlardan koruması fetiş hisleri bulunmayan erkeklere kıyasla çok daha zordur. Buna şöyle bir örnek vereyim: Bir insan size sınavlarınız da varken ve ders çalışmanız gerekirken gelse ve "dışarıda kahve içelim kardeş dersi mersi boş ver" dese sınavım var der geçiştirirsiniz. Bu insan ile beraber bir kişi daha ısrar etse durur bir düşünürsünüz. Israr eden arkadaş sayısı arttıkça sizin ikna olma ihtimaliniz artar ve belki de dersi boş verip arkadaşlarla muhabbeti tercih edebilirsiniz. Bu örnek aslında her şeyi açıklar niteliktedir. Fetiş hisleri bulunmayan bir insan harama bakmamak için başını hafif eğip yere bakarak yürümeyi tercih edecektir sonuçta ayaklardan etkilenmediği için görse bile bu insanda cinsel dürtüler alevlenmeyecektir veya alevlense bile bu alevler ileri seviyeye ulaşmayacaktır; ancak fetişist olan bir insan için işler çok daha zordur; çünkü hem fetişist hem de dindar olan insan harama bakmamak için diğer insanlar gibi yere bakarak yürümek isteyecek; ancak yere baktığında bu sefer ayaklar tahrik edecektir. Fetişist bir birey bir kadından daha fazla tahrik olur; çünkü fetişist bir bireyin tahrik olduğu alan diğer bireylere göre daha fazladır. Şöyle bir durum var ki; sadece ayaklardan tahrik olup da bedenin diğer yerlerinden tahrik olmayan bir birey evlendiğinde eşiyle sorunlar yaşar; çünkü bu bireyin eşi ne kadar özenli olursa olsun ilgili birey hep ayaklarla ilgilenecektir. Bu durum boşanmaya varan seviyede kötüdür. Sadece ayaklardan değil de ayaklarla beraber komple kadın bedeninden tahrik olan benim gibi inançlı fetişistlere Allah (s.w.t) kolaylıklar nasib etsin rabbim 📷 Yani yukarı tükürsek bıyık, aşağı tükürsek sakal. Bizlerin bu fetişizm nedeniyle kadınlardan tahrik olma katsayımız diğer erkeklere kıyasla daha yüksektir anlayacağınız. Gerçi bu durum evlendiğimiz zaman eğer kadın anlayışlı ve güzel huylu ise kadının işine gelir; çünkü bizim eşimizle ilgilenmek için yaptığımız her hamle eşimizi mutlu edecektir. Eşimizin bedenindeki diğer uzuvlarla birlikte ayaklarıyla da ilgilenmemiz eşimizin aldığı zevk katsayısını yükseltecektir. Aslında ayaklar bedenin sinir uçlarının toplandığı merkezlerden biridir. Herkes ayakları ihmal eder; çünkü bilmezler hatta ayağı pis zannederler. Halbuki 5 vakit namaz kılan birinin ayakları kolay kolay kokmuyor ve bu kişi ayaklarına dikkat ederse ayaklarıyla ilgili pek sağlık sorunu da yaşamaz. Ayrıca ayak yalamanın ayağını yalatana faydası çoktur. Örneğin:
Tükürükteki anti-bakteriyel maddeler ayakları temizler ve ayakları adeta sterilize eder. Ayaklar sürekli yalanıp emileceği için nemli kalır, bu sayede ayaklar her zaman yumuşacık olur Topuklar çatlamaz ve yumuşar Ayak bakımı için para harcamışçasına ayaklarınızın daha bi güzelleştiğini fark edersiniz Parmak araları da sterilize olacağından ayaklarda mantar oluşma ihtimali azalır Ayaklarda nasır oluşma ihtimali azalır. Ayaklara masaj ve akabinde ayakları güzelce yalamak bedene de kuvvet verir, depresyonu azaltır, libidoyu yükseltir, sağlığa da iyi gelir, ayaklardaki sinir uçları uyarılan organlar âdeta resetlenmişçesine (yeniden başlatılmışçasına) daha iyi çalışmaya başlar ... dahası da var.. Bunlara inanmayanlar refleksolojiyi iyi okusunlar. Refleksoloji ayaklara masaj yaparak sağlığa kavuşturma ile ilgili bir kavram.. Bana inanmayanlar arama motorlarında refleksoloji diye aratıp ayak masajının faydalarını okuyabilirler. Akabinde tükürüğün faydaları diye de arama motorlarında aratın ve tükürüğün faydalarını okuyun.. Okuyun da görün doğru söylediğimi...
Aslında kadınlar ayaklarını kocalarına düzenli olarak yalatmalı. Aslında fetişist olup aynı zamanda dindar olan bir insan kadınlar için bir nimettir. Ayaklarınıza bakım yapacak hatta tırnaklarınızı bile kesip pedikürünüzü seve seve bedavaya yapabilecek bir eşiniz var. İstifade edin. Önyargılı olacağınıza bunun tadını çıkarın. Eşiniz sadece ayaklarla değil de ayaklarınızla beraber tüm bedeninizle de ilgileniyorsa bu fetişizm neden kötü olsun, neden sapıklık olsun, neden sapkınlık olsun? Yazının sonlarında size refleksoloji ile ilgili resimler sundum. O resimlere de bakınız!!! Bu iş ciddi bir iş.. Fetişist bir erkek aslında kadınlar için nimet... Aslında hem fetişist hem de dindar olan bir erkek kadın için nimettir hatta bulunmaz bursa kumaşıdır: - Karısının ayaklarına gönüllü olarak her gün masaj yapar ve bundan cinsel açıdan keyif alır. Bu sayede hem nefsini köreltir hem de eşine âdeta şifa kaynağı olur - Karısının tırnaklarını da keser, pedikürünü de yapar - Karısının ayaklarını yıkar - Karısının ayaklarını yalar ve emer, bu sayede refleksolojiden bir adım öne geçerek ağzı, dili ve dişleri ile karısının ayaklarına ekstra bir masaj imkanı sunar. Bu durum refleksolojinin faydalarını daha da arttırır. - Refleksoloji normalde kliniklerde para ile yapılan bir şey. Kocanız ayak fetişi ise siz İNSANLARIN PARA VERİP DE ZOR BULDUKLARI BİR ŞEYİ BEDAVADAN elde etmiş bulunuyorsunuz. - Kocanız aynı zamanda dindar olduğu için haramlara da bakmaz. - Kocanız evde sizin ayaklarınızla nefsini körelteceğinden dışarıda yukarıda yazdığım zorluklarla karşılaşsa da yine de kocanızın nefsi kocanızı fazla zorlayamaz; çünkü eve gelecek ve sizin ayaklarınızla ilgilenecek. - Kocanızın yaşadığı bu çok ağır imtihanlarda kocanıza yardım ederek aslında farkında olmadan cihad için sefere çıkmışçasına sevap kazanırsınız. Hatta kocanızın her hayır duasında bir adım daha yükselirsiniz. Kocanız her hoşnut oluşunda sizi duaya boğacaktır. Bunun da size faydası olacak. - ... dahası da var.. Hem dünyevi hem de uhrevi faydalar inşaAllah sizleri bekliyor... Ancaaaakkk o önyargılarınızı kırmanız gerekmekte...
Fetişist olup da dindar olan bir bireyin yaşadığı başlıca sorunlar: - Dışarı çıktığında yere bakarak yürüyememek - Billboardlarda ve reklam alanlarında gördüğü ayak resimlerinden tahrik olabilme - Resimlerde örneklerini gördüğünüz toplu taşıma araçlarında özellikle karşılıklı koltuğu olan taşıtlarda dakikalarca karşınızda oturan hanımefendilerin hem yüzlerine hem de ayaklarına bakmamak için yoğun uğraş vermenize sebep olan felâket ötesi bir imtihan. - Özellikle yaz mevsimlerinde hanımefendilerin ayaklarını çoraplı ya da çorapsız fark etmeyecek şekilde gösteren ayakkabılar giymeleri yüzünden çekilen çilenin daha da artması - ... yani daha nasıl ifade edeyim?
Hem dindar olup hem de fetişist olmak o kadar zor ki. Özellikle anlayışsız, önyargılı, bağnaz ve tabularla dolu bir çevreniz varsa yaşadığınız bu ağır imtihanlar en az 100000000000000000 kat daha artacaktır...
Çevrenizdeki hiçbir kimseye oturup içinizi dökemezsiniz. Eğer buna kalkışırsanız sapık damgası yersiniz. İnsanlar o kadar nankör ki, yıllarca sizi en iyi, en mükemmel, en dürüst, en dindar ve en takvalı bilen biri bile sizi artık bir şerefsiz, kendini saklayan bir misyoner, hain, sapık, tecavüzcü, vs görebilir. Yani artık ne yaparsanız yapın kimsenin gözünde değeriniz olmayacak. Sana kız bulalım, seni evlendirelim diyenlerden köşe bucak kaçarsınız; çünkü bilirsiniz ki, bu insanların bulacakları kızlar sonuçta kendi çevrelerinden olacağı için gayet tutucu olacaktır. Evlendiğinizde bile bu derdinizi bu eşinize anlatsanız o kadar tutucudur ki babasının evine gider ve sizi de rezil eder. Bu yüzden ailenizin de itibarı sarsılacaktır Kendinizi yapayalnız hissedersiniz; çünkü çevrenizde teksiniz ve sizi anlayan tek bir kişi bile yok. Bazen intihar etme isteğinin artması; çünkü yapayalnızsınız ve sizi anlayan kimse yok Allah'a bol bol "Allah'ım kaderimde evleneceğim insan belli ama ben bilmiyorum sen biliyorsun, sana yalvarıyorum lütfen evleneceğim hanımefendi beni geri çevirmesin, evleneceğim hanımefendi cinsel fantezi ve fetişlerimi reddetmesin" dua edersiniz. -... daha nasıl ifade edebilirim?
submitted by TheLastNever1 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.07.23 23:37 Sancerro Bir dindar için ayak fetişizmi en berbat durumların başında gelir

Bir dindar için ayak fetişizmi en berbat durumların başında gelir. Fetişizm günah değildir elbette; ancak özellikle bekâr bir Müslüman'ı çok zorlayan ve irrite eden bir histir. Hem dindar olup hem fetişist olmak gerçekten de çok zor bir sınavdır. Bu bekâr Müslüman genç evlense bile fetişizm hislerini yaşayamazsa bu fetişizm onun için bir yük olur. Müslüman gencimiz fetiş hislerini eşi ile yaşayamazsa bu bekâr olan gencin yaşadığı sınavdan çok daha büyük bir sınava dönüşür.
Bilindiği üzere Müslüman bir birey zina etmeyi bırakın harama bile bakamaz. Ayrıca "bir yılanın arkasından yürü, bir aslanın arkasından yürü; ama bir kadının arkasından yürüme" diye geçer birtakım İslami eserlerde. Gerçekten de tanımadığımız bir kadının arkasından yürümek bile biz erkekler için fitne sebebidir. Biz erkekler için hem arkasında yürüdüğümüz kızın ayakları sorun olacak hem de belli olan beden hatları. Şu iyi bilinmelidir ki, Fetiş hisleri olan bir erkeğin nefsiyle mücadele edip kendini haramlardan koruması fetiş hisleri bulunmayan erkeklere kıyasla çok daha zordur. Buna şöyle bir örnek vereyim: Bir insan size sınavlarınız da varken ve ders çalışmanız gerekirken gelse ve "dışarıda kahve içelim kardeş dersi mersi boş ver" dese sınavım var der geçiştirirsiniz. Bu insan ile beraber bir kişi daha ısrar etse durur bir düşünürsünüz. Israr eden arkadaş sayısı arttıkça sizin ikna olma ihtimaliniz artar ve belki de dersi boş verip arkadaşlarla muhabbeti tercih edebilirsiniz. Bu örnek aslında her şeyi açıklar niteliktedir. Fetiş hisleri bulunmayan bir insan harama bakmamak için başını hafif eğip yere bakarak yürümeyi tercih edecektir sonuçta ayaklardan etkilenmediği için görse bile bu insanda cinsel dürtüler alevlenmeyecektir veya alevlense bile bu alevler ileri seviyeye ulaşmayacaktır; ancak fetişist olan bir insan için işler çok daha zordur; çünkü hem fetişist hem de dindar olan insan harama bakmamak için diğer insanlar gibi yere bakarak yürümek isteyecek; ancak yere baktığında bu sefer ayaklar tahrik edecektir. Fetişist bir birey bir kadından daha fazla tahrik olur; çünkü fetişist bir bireyin tahrik olduğu alan diğer bireylere göre daha fazladır. Şöyle bir durum var ki; sadece ayaklardan tahrik olup da bedenin diğer yerlerinden tahrik olmayan bir birey evlendiğinde eşiyle sorunlar yaşar; çünkü bu bireyin eşi ne kadar özenli olursa olsun ilgili birey hep ayaklarla ilgilenecektir. Bu durum boşanmaya varan seviyede kötüdür. Sadece ayaklardan değil de ayaklarla beraber komple kadın bedeninden tahrik olan benim gibi inançlı fetişistlere Allah (s.w.t) kolaylıklar nasib etsin rabbim :( Yani yukarı tükürsek bıyık, aşağı tükürsek sakal. Bizlerin bu fetişizm nedeniyle kadınlardan tahrik olma katsayımız diğer erkeklere kıyasla daha yüksektir anlayacağınız. Gerçi bu durum evlendiğimiz zaman eğer kadın anlayışlı ve güzel huylu ise kadının işine gelir; çünkü bizim eşimizle ilgilenmek için yaptığımız her hamle eşimizi mutlu edecektir. Eşimizin bedenindeki diğer uzuvlarla birlikte ayaklarıyla da ilgilenmemiz eşimizin aldığı zevk katsayısını yükseltecektir. Aslında ayaklar bedenin sinir uçlarının toplandığı merkezlerden biridir. Herkes ayakları ihmal eder; çünkü bilmezler hatta ayağı pis zannederler. Halbuki 5 vakit namaz kılan birinin ayakları kolay kolay kokmuyor ve bu kişi ayaklarına dikkat ederse ayaklarıyla ilgili pek sağlık sorunu da yaşamaz. Ayrıca ayak yalamanın ayağını yalatana faydası çoktur. Örneğin:
Tükürükteki anti-bakteriyel maddeler ayakları temizler ve ayakları adeta sterilize eder. Ayaklar sürekli yalanıp emileceği için nemli kalır, bu sayede ayaklar her zaman yumuşacık olur Topuklar çatlamaz ve yumuşar Ayak bakımı için para harcamışçasına ayaklarınızın daha bi güzelleştiğini fark edersiniz Parmak araları da sterilize olacağından ayaklarda mantar oluşma ihtimali azalır Ayaklarda nasır oluşma ihtimali azalır. Ayaklara masaj ve akabinde ayakları güzelce yalamak bedene de kuvvet verir, depresyonu azaltır, libidoyu yükseltir, sağlığa da iyi gelir, ayaklardaki sinir uçları uyarılan organlar âdeta resetlenmişçesine (yeniden başlatılmışçasına) daha iyi çalışmaya başlar ... dahası da var.. Bunlara inanmayanlar refleksolojiyi iyi okusunlar. Refleksoloji ayaklara masaj yaparak sağlığa kavuşturma ile ilgili bir kavram.. Bana inanmayanlar arama motorlarında refleksoloji diye aratıp ayak masajının faydalarını okuyabilirler. Akabinde tükürüğün faydaları diye de arama motorlarında aratın ve tükürüğün faydalarını okuyun.. Okuyun da görün doğru söylediğimi...
Aslında kadınlar ayaklarını kocalarına düzenli olarak yalatmalı. Aslında fetişist olup aynı zamanda dindar olan bir insan kadınlar için bir nimettir. Ayaklarınıza bakım yapacak hatta tırnaklarınızı bile kesip pedikürünüzü seve seve bedavaya yapabilecek bir eşiniz var. İstifade edin. Önyargılı olacağınıza bunun tadını çıkarın. Eşiniz sadece ayaklarla değil de ayaklarınızla beraber tüm bedeninizle de ilgileniyorsa bu fetişizm neden kötü olsun, neden sapıklık olsun, neden sapkınlık olsun? Yazının sonlarında size refleksoloji ile ilgili resimler sundum. O resimlere de bakınız!!! Bu iş ciddi bir iş.. Fetişist bir erkek aslında kadınlar için nimet... Aslında hem fetişist hem de dindar olan bir erkek kadın için nimettir hatta bulunmaz bursa kumaşıdır: - Karısının ayaklarına gönüllü olarak her gün masaj yapar ve bundan cinsel açıdan keyif alır. Bu sayede hem nefsini köreltir hem de eşine âdeta şifa kaynağı olur - Karısının tırnaklarını da keser, pedikürünü de yapar - Karısının ayaklarını yıkar - Karısının ayaklarını yalar ve emer, bu sayede refleksolojiden bir adım öne geçerek ağzı, dili ve dişleri ile karısının ayaklarına ekstra bir masaj imkanı sunar. Bu durum refleksolojinin faydalarını daha da arttırır. - Refleksoloji normalde kliniklerde para ile yapılan bir şey. Kocanız ayak fetişi ise siz İNSANLARIN PARA VERİP DE ZOR BULDUKLARI BİR ŞEYİ BEDAVADAN elde etmiş bulunuyorsunuz. - Kocanız aynı zamanda dindar olduğu için haramlara da bakmaz. - Kocanız evde sizin ayaklarınızla nefsini körelteceğinden dışarıda yukarıda yazdığım zorluklarla karşılaşsa da yine de kocanızın nefsi kocanızı fazla zorlayamaz; çünkü eve gelecek ve sizin ayaklarınızla ilgilenecek. - Kocanızın yaşadığı bu çok ağır imtihanlarda kocanıza yardım ederek aslında farkında olmadan cihad için sefere çıkmışçasına sevap kazanırsınız. Hatta kocanızın her hayır duasında bir adım daha yükselirsiniz. Kocanız her hoşnut oluşunda sizi duaya boğacaktır. Bunun da size faydası olacak. - ... dahası da var.. Hem dünyevi hem de uhrevi faydalar inşaAllah sizleri bekliyor... Ancaaaakkk o önyargılarınızı kırmanız gerekmekte...
Fetişist olup da dindar olan bir bireyin yaşadığı başlıca sorunlar: - Dışarı çıktığında yere bakarak yürüyememek - Billboardlarda ve reklam alanlarında gördüğü ayak resimlerinden tahrik olabilme - Resimlerde örneklerini gördüğünüz toplu taşıma araçlarında özellikle karşılıklı koltuğu olan taşıtlarda dakikalarca karşınızda oturan hanımefendilerin hem yüzlerine hem de ayaklarına bakmamak için yoğun uğraş vermenize sebep olan felâket ötesi bir imtihan. - Özellikle yaz mevsimlerinde hanımefendilerin ayaklarını çoraplı ya da çorapsız fark etmeyecek şekilde gösteren ayakkabılar giymeleri yüzünden çekilen çilenin daha da artması - ... yani daha nasıl ifade edeyim?
Hem dindar olup hem de fetişist olmak o kadar zor ki. Özellikle anlayışsız, önyargılı, bağnaz ve tabularla dolu bir çevreniz varsa yaşadığınız bu ağır imtihanlar en az 100000000000000000 kat daha artacaktır...
Çevrenizdeki hiçbir kimseye oturup içinizi dökemezsiniz. Eğer buna kalkışırsanız sapık damgası yersiniz. İnsanlar o kadar nankör ki, yıllarca sizi en iyi, en mükemmel, en dürüst, en dindar ve en takvalı bilen biri bile sizi artık bir şerefsiz, kendini saklayan bir misyoner, hain, sapık, tecavüzcü, vs görebilir. Yani artık ne yaparsanız yapın kimsenin gözünde değeriniz olmayacak. Sana kız bulalım, seni evlendirelim diyenlerden köşe bucak kaçarsınız; çünkü bilirsiniz ki, bu insanların bulacakları kızlar sonuçta kendi çevrelerinden olacağı için gayet tutucu olacaktır. Evlendiğinizde bile bu derdinizi bu eşinize anlatsanız o kadar tutucudur ki babasının evine gider ve sizi de rezil eder. Bu yüzden ailenizin de itibarı sarsılacaktır Kendinizi yapayalnız hissedersiniz; çünkü çevrenizde teksiniz ve sizi anlayan tek bir kişi bile yok. Bazen intihar etme isteğinin artması; çünkü yapayalnızsınız ve sizi anlayan kimse yok Allah'a bol bol "Allah'ım kaderimde evleneceğim insan belli ama ben bilmiyorum sen biliyorsun, sana yalvarıyorum lütfen evleneceğim hanımefendi beni geri çevirmesin, evleneceğim hanımefendi cinsel fantezi ve fetişlerimi reddetmesin" dua edersiniz. -... daha nasıl ifade edebilirim?
submitted by Sancerro to kopyamakarna [link] [comments]


2020.07.19 18:30 kacyasindasinlansen Komşumun Fırl(a)ma Kızı

Merhaba, ben Emre. Şu anda 27 yaşındayım. 1.86 boyunda, mavi gözlü, buğday tenli ve atletik vücutlu biriyim. Yakışıklı olduğum çevrem tarafından hep söylenir. Aslen Sivaslıyım, ama Liseyi bitirip, İstanbul'daki bir Üniversite'yi kazanınca, mecburen İstanbul'a gitmek zorunda kaldım. İstanbul'da dayım vardı. Öğrenci yurdunda kalacağımı söylediğimde, dayım, "Oğlum ne işin var yurtta, kal işte bizde, burası senin evin!" dedi. Ben rahat edemeyeceğimi söylediğimde, "Ozaman sana bir daire kiralayalım, tüm masraflarını da ben üstleneceğim!" dedi. Dayım İstanbul'a ilk geldiğinde aldığı arsaların prim yapmasından dolayı büyük paralar vurmuştu. Ben okula kayıtla falan uğraşırken, dayım bir daire kiralamış, dayayıp döşemişti bile. Evde ihtiyacım olan herşey vardı. Evin anahtarlarıyla birlikte 400 Lira da para sıkıştırdı elime, "Lazım olur!" dedi.
Sağolsun dayımın tüm giderlerimi karşılaması sayesinde, kendimi derslere vermiştim. Karıya kıza takılmadan ve 4 sene ineklemenin sonunda başarılı bir şekilde Üniversiteyi bitirdim. Ama piyasadaki iş sıkıntısı yüzünden sağlam bir işe giremiyordum. İstediğim şirketler beni kabul etmiyor, ya da komik maaşlar öneriyordu ve benim o maaşla geçinmem imkansızdı. Dayım halen harçlığımı bol bol verdiğinden, iyi bir iş bulana kadar aramaya devam ediyordum. Tabi bu süreçte, evde eskisinden fazla takılmaya başlamıştım ve dolayısıyla komşularımla da biraz tanışmıştım.
Binada oturanların hepsi varlıklı insanlardı. Komşularımdan Aynur abla, 30'lu yaşlarda ve çok bakımlı bir kadındı. Aynur ablanın kocası Halit abi ise 50'li yaşlardaydı ve gerçekten çok zengin bir adamdı, bir o kadar da babacandı. Bunların bir kızı vardı, Beyza, 17 yaşında Liseli bir çıtırdı. Beyza, siyah saçlı, beyaz tenli, yaşına göre dolgun göğüsleri ve kalçaları olan harika bir kızdı. Rahat yetiştiği hemen belli oluyordu, hep açık kıyafetler giyer, annesi veya babası giyim yönünden onu kısıtlamazdı. Beyza'nın o insanı çıldırtan götüne bitiyordum resmen.
Cuma akşamıydı, evde oturmuş bira içiyordum. Kapım çalındı. Kapıyı açtığımda, karşımda, şıklığıyla binadaki tüm kadınlara taş çıkartan Aynur abla ve kızı Beyza duruyordu. Aynur abla, "Nasılsın Emre? Müsaitsen biraz konuşabilirmiyiz?" dedi. Hemen içeriye davet ettim. Oturunca, "Senden bir ricam var Emre, Beyza da senin bitirdiğin bölümü istiyor ve seneye sınava girecek. Onu çalıştırırmısın?" dedi. Ben hiç düşünmeden, "Tabii ki çalıştırırım Aynur abla!" dedim ve hangi günler müsait olduklarını sordum. Aynur abla, "Cumartesi ve Pazar günleri, saat 11:00'den sonra çalıştırırsın!" dedi. Biz konuşurken, Beyza'nın telefonuna bir mesaj geldi ve izin isteyerek kalktı gitti. Aynur abla, "Gitmesi iyi oldu, seninle ders ücretini konuşacaktım, Beyza'nın parasal konuları duymasını istemiyorum!" dedi. Ben, "Ne ücreti efendim, ücret falan istemem, hatırınız yeter, komşuyuz!" dedim.
Aynur abla, "İstemeyeceğini biliyorum, ama sende hatırım varsa ücretini alırsın. Haftalık 500 Lira uygun mu?" dedi. "Gerçekten ücret istemiyorum, hem o para çok çok fazla!" dedim. Ama Aynur abla, "İtiraz istemiyorum!" dedi ve kalktı, giderken de extradan 300 Lira bıraktı, "Bu da şimdiden sana teşekkür ücretimiz olsun!" diyerek gitti. Benim bu paranın hakkını vermem için kendimi iyi yormam gerekecekti. Yarınki ilk dersimde zinde olmak için, bira içmeyi bırakarak, saat gece 22:00'ye gelmeden yattım.
Cumartesi sabahı erkenden kalktım, duşumu aldım, traşımı oldum, en güzel kıyafetlerimi giyindim, parfümümü sıktım ve iyi bir kahvaltı yaptım. Ne de olsa ilk öğretmenliğime başlayacaktım. Saat tam 11:00'de karşı dairede oturan Aynur ablaların ziline bastım. Kapıyı bana Aynur abla açtı, "Hoşgeldin Emreciğim, geç, Beyza içerde, odasında!" dedi. Kapısını tıklatıp içeriye girince Beyza'yı gördüm, altına kısa bir etek, üstüne de yeşil bir tişört giymişti. "Hoşgeldin!" diyerek ayağa kalktı, tokalaşmak için elini uzattı. Yanaklardan öpüşürken parfümü beni tahrik etmişti. Dün annesiyle bana geldiklerinde gayet soğuk ve resmi davranan Beyza'nın, şimdiki bu samimiyetine hem şaşırmıştım, hemde sevinmiştim doğrusu. Annesinin babasının yanındayken uslu kız çocuğunu oynuyordu bu Beyza!
Derse hemen başladık. Aynur abla da sürekli bize çay, bisküvi falan getiriyordu. Annesi odaya girdiğinde Beyza hemen ciddileşiyor, annesi odadan çıkınca ise saçıyla başıyla oynuyor, gözlerimin içine bakarak dudaklarını ıslatıyordu. 2 saat kadar çalıştıktan sonra dersi bitirdim ve "Bugün bu kadar yeter, yarın yine aynı saatte gelirim ve bu konuyu bitiririz, sana ödev veririm, öbür haftaya da kontrol ederim!" dedim ve kalktım. "Tamam!" diyerek yine tokalaştı ve yanaktan öpüştük. Odasından çıktığımda, Aynur abla sordu, "Nasıl, kapacak mı birşeyler?" diye. Ben de, "Gerçekten zeki bir kız, kendini biraz daha verirse istediği bölüme girer!" dedim ve vedalaşıp ayrıldım ordan. Eve gittiğimde Beyza'yın o götünü düşünerek 2 posta 31 çektim ve yarım kalan uykuma devam ettim.
Pazar günü yine saat 11:00'de gittim. Bu sefer kapıyı bana Beyza açtı ve hiç tokalaşmadan, yanaktan öpüşmeden, "Gel Emre abi, biz de kahvaltıdaydık!" dedi. İçeriye girip, Halit amcaya, "Kahvaltınızda rahatsız etmek istemezdim, olmazsa gideyim, birazdan gelirim..." dedim. Ama Halit amca ayağa kalkıp, "Gel otur oğlum, kahvaltı yap bizimle! Zaten birşeyler konuşacağım senle!" dedi ve zorla oturttu.
Beyza bana da tabak koyarken, evde kahvaltı yaptığımı, sadece bir bardak çay içebileceğimi söyledim. Beyza'ya kaçamak bakışlarla bakıyordum. Yine kısacık bir etek giymişti, gerçi kalçalarını tümden kapatıyordu, ama yine de tahrik ediciydi. Beyza'ya bakarken annesine babasına yakalanmamak için, bakışlarımı mutfaktaki eşyalara yönlendirmiştim. Halit amca söze girdi, "Emreciğim, biliyorsun benim Almanya'da bir şirketim var. Yakında Almanya'ya gitmem gerekiyor. Sen saygılı ve güvenilir birisin, Aynur ablan ve Beyza sana emanet, ben yokken göz kulak ol onlara, tamam mı?" dedi. "Tamam Halit amca, merak etme sen!" dedim. Beyza'nın kahvaltısı bitince, derse başlamak için odasına geçtik.
Derse başladık, ama Beyza yine saçıyla başıyla oynamaya başlamıştı. Beyza verdiğim soruları çözerken, ben de Beyza'nın tişörtüne zor sığan göğüslerini kesiyordum. Bir ara Beyza kalemini düşürdü ve kalem dolabın altına doğru gitti. Beyza kalkıp, resmen önümde domalarak, kalemi almaya çalıştı. Altına giydiği tanga külotuna kadar görüyordum ve benim yarak çadırı kurdu tabii. Biraz aradıktan sonra kalemi buldu. Bana bakarak sinsice güldükten sonra yerine oturdu ve tekrar derse devam ettik. Ama benim aklım o tangalı götünde kalmıştı.
Yaklaşık 45 dakikadır ders yapıyorduk ki, Aynur abla beni çağırdı. Şık bir kıyafet giymiş, makyaj yapmış, süslenmiş püslenmişti. "Emreciğim, biz çıkıyoruz, Halit'in bir akrabasının düğününe gideceğiz, siz çalışmaya devam edin!" dedi ve elindeki zarfı verdi, "Ücretin burada!" dedi. Zarfı aldım, teşekkür edip Beyza'nın yanına geri döndüm. Dış kapının kapanma sesiyle birlikte, Beyza hemen kalktı, "Kısa bir ara verebilirmiyiz, birşeyler içmek istiyorum!" diyerek odadan çıktı. Az sonra da seslendi, "Mutfağa gelsene, sen ne içmek istiyorsun?" diye. Kalktım gittim yanına. Dolaptan kola çıkarmıştı. "Ben de kola içeyim ozaman." dedim. Bana da bir bardak doldurup verdikten sonra pencereden baktı, "Gittiler! Dur, kolanın içine biraz babamın viskisinden koyalım! Bizimkiler yokken ara sıra yapıyorum, çok güzel oluyor!" dedi, cevabımı beklemeden salona gitti.
Viski şişesini kaptı geldi, ikimizin kolasına da biraz viski ekledi. Büyük bir yudum aldıktan sonra, "Sigaran varmı, versene, yanında iyi gider!" dedi. Yanılmamıştım, annesinin babasının yanında uslu kızı oynuyordu. Ama bu kız fırlamanın önde gideniydi, Şeytana pabucunu ters giydirirdi. Sigara paketini ve çakmağı cebimden çıkardım, "Annen baban biliyor mu içtiğini?" diye sordum. "Manyakmısın, bilmiyorlar tabii ki!" deyip paketi ve çakmağı elimden aldı ve "Uyuzluk yapıp söylemeyeceksin dimi?" diyerek bir sigara yaktı. Bir fırt çekip dumanı üfledi ve yaktığı sigarayı bana verdi, kendine birtane daha yaktı. İyice kanaat getirmiştim, bu kızdan herşey beklenirdi. Sigaralarımızı ve viskili kolalarımızı içerken, "Keşke okuldaki hocalar da senin gibi olsa, çok kafa adamsın, üstelik çok yakışıklısın!" dedi. "Teşekkür ederim, ama şimdi dersimize dönelim, hadi söndür sigaranı!" dedim. Sigaralarımızı söndürüp, içeceklerimizi bitirdik ve dersin başına döndük.
Bir saat daha çalıştıktan sonra, ödevlerini verdim ve gitmek için izin istedim. Beyza beni kapıya kadar uğurlamak için önümden gidiyordu. Koridorda götünü kıvırtarak yürürken, benim yarak yine çoktan kalkmış, çadırı kurmuştu. Tam dış kapıya yaklaşırken Beyza (kasıtlı olarak) birden durunca, ben de onun arkasına yaslanmak zorunda kaldım ve direk gibi dikilmiş yarağım götüne dokundu. Beyza, "Biliyordum!" diyerek döndü
submitted by kacyasindasinlansen to SexHikayeleri [link] [comments]


2020.07.16 23:56 flozenlol güzel hikaye ,okuyun derim (efe aydal)

Türkiye Birincisi Asla yeterince iyi olamadım. Aileme, anneme babama, onların bana harcadığı paraya layık olamadım. Hayır, serseri değildim, geri zekalı da değildim, bir amacım da vardı ve bunu gerçekleştirmek istiyordum. Çalışkan olmak... istiyordum. Çalışkan olmak için oturup çalışmak lazım ben de biliyorum, söyledim ya geri zekalı değilim. Ama bunu beceremiyordum. Yani kıçımı sandalyenin üzerinde o kadar zaman tutamıyordum, beynimi o kadar zaman aynı konuya yoğunlaştıramıyordum. IQ testlerinden yüksek sonuçlar aldığım halde, bu sonuçları derslere yansıtamıyordum, duma duma dum. Bence ben hiperaktifim, yani en azından öyleydim o zamanlar. Kimseye söylemiyordum, olduğum gibi yaşamaktan memnundum. Benim bilime değil, sanata yeteneğim vardı. Ben bir ressamdım. Boş vaktimin tamamını evde resim yapmakla geçirirdim. Bir de kronik abazanlık tabi. Evimde Tinto Brass’ın hemen hemen her “başyapıtı” mevcuttur, ama bunlar da kesmeyince, son kalan paramla kaçak pazarından bir gizli kamera aldım kendime, ama daha hayrını göremedim şerefsizin. Şu işler bir bitsin, karşı komşunun kızı var ya, öfff. Göt kadar kamera, bir girerim evlerine, bırakırım kızın odasına, öhöm öhöm nerdeydik? Evet resimler... Resimlerimi gerçek ustalara da gösterdim, ‘sende gelecek var’ dediler bana. Bu ülkede bilimle sanat o kadar ters şeyler ki, yaşamadan öğrenemiyorsunuz. Bilim; “hiçbir şey yoktan var edilemez, sadece form değiştirir” der, ama sanat; ‘yoktan var etme’ işidir. Kimse beni dinlemedi. Fen matematik yazmıştık bir kere, ve haliyle de başarısızlığımdan dolayı açıkta kalmıştım. Dershaneye bile gitmedim belki ondandır... Ama bu sene kararlıydım. Her şeyi ciddiye alacaktım. Okul da yok nasılsa, daha rahat çalışır, bir yere girerim dedim kendime. Her çocuk gibi benim de bir dershane bulmam lazımdı. Babam saldı beni sokağa; “git bir dershane bul kendine gel” dedi. Dalga geçiyorum sanacaksınız ama, dershane nerde olur onu bile bilmiyordum. Bar değil ki bu anasını satayım gir barlar sokağına seç birini. Benim gibi adama söylenir mi böyle laf? Ama yapmalıydım, dedim ya, ben serseri değildim ve bir amacım vardı; bir üniversiteli olmak. Fakülte pek önemli değil, ama mümkün olduğu kadar iyi bir yer. Sonra iyi bir iş, sonra iyi para, sonra iyi hayat. Bütün bunların farkında olacak kadar uyanmıştım hayata. Sinemaya giderken bir dershanenin önünden geçerdim hep, neydi adı? Umut Dershanesi. Yerini bildiğime göre, önce oradan başlamalı diye düşündüm. Bir koşu indim sinemanın yanına. Aaah, dershane değilmiş, sadece afişiymiş: “Umut Dershanesi, her sene ilk yüzde en az 30 öğrenci. Yüzde yüz başarı garantisi. Her bölümden en fazla 3 yanlış.” Oha be kardeşim nasıl bu kadar iddialı olabiliyorlar, yüzde yüz başarı ha? Soruları mı çalıyorlar acaba? Her neyse bir bakmak lazım. Telefon numarasını ve adresi bir kenara not ettim (yanımda kağıt taşıyacak kadar sorumluluk sahibiyim), sonra tekrar yürüyerek (spor sağlığa yararlıdır) dershaneyi buldum. Eee, şimdi naapıcaz ki? En iyisi içeri bir bakıp sonra eve gitmek. Gözüm tutarsa babamla gelip kaydolurum düşüncesiyle daldım içeri. Danışmaya gittim, bilgi almak istediğimi söyledim. Güler yüzlü bir hanfendi (hanımefendi de denebilir) beni ‘müdür’ ün odasına yolladı. Okul mu lan bura müdür falan? bir de dekan olsaydı bari. Müdür bana kaydolmaya niyetimin olup olmadığını sordu. Ukalalık yapardım ama, odada ikimiz yalnızız... “Evet, beğenirsem kaydolucam.” dedim. Fiyatı sordum, “Onlar önemli değil” dedi adam bana. Elime bir test verdi; “otur bunu çöz, geçersen kaydederim seni” dedi. Oha bir dakka bu ne? Tamam çok erken geldim, benden başka fazla öğrenci yoktu ortalarda, ama böyle baş başa sevgili gibi de test mi yapılır be kardeşim? Sorulara bakmadan kalacağımı biliyordum, çünkü yaz tatilinden yeni çıkmıştım ve tatilde çalışacak kadar da aklımı peynir ekmekle yememiştim. Eve gittiğimde ‘uğraştım ama olmadı’ diyebilmem için bir şeyler yapmam lazımdı. Ben de teste bakmaya karar verdim. Test IQ testiymiş. Gerçekten de şaşırmıştım; derslerle zekanın ne alakası olabilir ki? Sorular kolaydı, ama ben tırsmıştım. Bir iş oldu bittiye getirilmeye çalışılıyorsa kesin bir pislik vardır. Soruları doğru düzgün okumadan kafadan salladım, neden mi? Çünkü “ben vazgeçtim abi sizde kesin bir pislik var” demeye korktum. Cevapları müdür denilen adama verdim. Kimse olmadığı için hemen orada optik okuyucudan geçirdi. Sonuca baktı ve “Kaydoldun” dedi. Anlaşılan attıklarım tutmuş, belki de bu tanrıdan bir işarettir diye düşündüm :P “Ama para?” “O dert değil.” Sana dert değil tabi dümbük, parayı veren biziz. Her neyse, son on senede yedi tane Türkiye birincisi çıkartan bir dershaneye kaydolmuştum, hem de bu kadar kolay. ‘Belimi doğrultuyorum galiba’ diye düşündüm ve evin yolunu tuttum (yol nasıl tutulur diye sormayın, ben tutarım). Akşam evde bizimkilere olanları anlattım. Hayret, ilk defa babamın yüzünde bu ifade vardı, ‘iyi ki bu çocuğu yapmışız’ diyen bakışı. Sonunda benimle gurur duymaya başlamıştı. Ben iyi niyetli birisiyim, elimden gelse deli gibi, manyak gibi çalışır, onun yüzünü hep güldürürdüm, ama olmuyodu işte olmuyodu anasını satayım. Neyse, belki de bu dershane benim hayatımda değişiklik yapacaktı. Ümidim vardı, işte bu her insanda olması gereken bi şey. İnsanın temel ihtiyacı, yaşamak için sebebi... Sonunda dershanenin ilk günü gelmişti. Ağustos’un sıcağında çıktık ‘Umut’a yolculuğa. Bina bu sefer kalabalıktı, acaba bizim sınıf nasıldı? Kızlar var mı? Varsa nasıl? Sıram nasıl? Bayan yanı mı, yoksa pencere kenarı mı? Belki de pencere bayan arasıdır, kim bilir? Koşarak sınıfımın olduğu ikinci kata çıktım. Zilin çalmasına 3 dakka falan vardı ama herkes çoktan sınıflara gitmişti. Kafamı sınıftan içeri soktum. Aman tanrım. İçerde dünyayı ele geçirmeyi amaçlayan bir mutant ordusu vardı. Birazdan alien komutanları gelecek ve istila için son planları yapacaklar... TİPİ VARDI HEPSİNDE. Kardeşim anladık ineksiniz kendinizi derse vermişsiniz, ama bari normal insana benzeyin be! Kızlar ikiye ayrılır, bıyığı olduğunu kabul edenler ve kabul etmeyenler. Bıyığı olduğunu kabul eden kızlar giderler çeşitli yöntemlerle (yakarak, ağda yaparak falan) bu bıyıklarını düzenli olarak ortadan kaldırırlar. Yanımdaki kız kesinlikle bıyıklı olduğunu kabul etmek istemeyenlerdendi. Kafamı ona çevirdiğimde aramızda on santim kalıyordu, ve ben onu gördükçe komplekse giriyordum. Bende öyle bıyık olsa var ya, nasıl gider biliyo musun bu kestane gözlerin altına? Sınıfa ne hayallerle girmiştim, ikinci bir arkadaş çevresi falan. Ama şimdi sadece hocanın bir an önce gelmesini bekliyordum. Gerçekten de hoca bir an önce geldi. Tipi çok da önemli değil, size burda bir hoca tasviri yapıp beyninizi boşuna yormiycam. Hocanın kendisi de önemli değil zaten, önemli olan gelir gelmez hepimize dağıttığı formlar. “Bunları doldurup imzalayacaksınız.” dedi adam... ‘Ben, nokta nokta nokta, üniversiteye girene kadar başka bir dershaneye gitmeyeceğimi, ve bu dershanenin uyguladığı yöntemleri kimseye anlatmayacağımı teyit ederim. İmza....’ Dershanenin uyguladığı yöntem demekle herhalde formun geri kalan bölümünü kastediyorlardı: ‘Saat 6:00 uyanma ve kahvaltı. Saat 6:30 Matematik Saat 7:30 su ve ihtiyaç molası Saat 7:40 Fizik Saat 8:30 Kimya Saat 9:30 Dershane Saat 15:00 Eve varış Saat 15:10 Tarih......’ Liste gün sonuna kadar gidiyordu. Ne kadar saçma. Ben her gün ayrı bir derse çalışırım valla, beni bağlamaz. Günler geçiyordu. Her geçen gün içerisi biraz daha garipleşiyordu. Fark ettiğim ilk gariplik, öğrencilerdi. İlk deneme sınavından en düşük notu ben aldığım halde, diğer öğrencilerin geri zekalı davranışlarına bazen dayanamıyordum. “Üğretmenüm, hayvanlar nasul çiftleşür?” “Hocam çok afedersiniz, eksi mi negatif demiştiniz yoksa artı mı?” Öğretmen tam bir makine gibi sorulan her soruyu en ufak bir bıkma belirtisi olmadan cevaplıyordu. Daha negatifi pozitifi bilmeyen birini nasıl alabilirlerdi ki buraya? Ama neredeyse hepsi böyleydi. Sonra işler daha da garipleşti. Belirli saatlerde bize karanlık bir odada dev ekrandan programlar seyrettirmeye başladılar. En başında “Umut Production” yazan, devamında da... tavşanlı, kaplumbağalı, ayıcıklı çizgi filmler. İşte buna gariplik derim. Bir Allah’ın kulu çıkıp da “Arkadaş siz naapıyosunuz burda?!” demedi. Sanki ben diyebildim. Artık neredeyse iki derste bir bu programları seyrettirmeye başladılar. Sonraki derste ise, hoca giriyor, tahtayı bile kullanmadan anlatacağını anlatıyor, çoğunlukla okuyor, sonra da gidiyordu. Bu esnada da öğrenciler hızla not alıyorlardı. Bir gün dayanamadım teneffüste yanımdaki öğrenciye söyledim: “Ya bu hocalar ne biçim ders anlatıyor böyle, bir bok anlamıyorum vallaa.” Kız manyak: “Onun için mi her yıl ilk yüzde otuz öğrencileri var?” dedi. Artık bir sorun olduğundan emindim. “Günü gününe çalışırsan, programa uyarsan sen de başarılı olursun.” diye devam etti ama ben başka şeyler düşünüyordum. “Ben o programı saçma buluyorum. Fazla da sallamıyorum açıkçası.” dedim. Kız bir anda kayboldu? Allah Allah. Televizyon seansları başladığından beri deneme sınavlarında gittikçe diğer çocuklarla aramdaki puan farkı açılıyordu. Her sınavda kesinlikle yüz küsur öğrenciden sonuncu oluyordum, ve gerçekten kendimi aşşağılık bir yaratık gibi görmeye başlamıştım. Dershanede tam bir kaos ortamı vardı, ama dünyanın en düzenli, en sessiz kaosu. İnsanlar birbiriyle hiç konuşmamaya başladıktan sonra kafayı yiyecek gibi olmuştum. Kimse sorduklarıma, dersle ilgili bile olsa, cevap vermiyordu. Evet nerdeydik, kız ortadan kaybolmuştu değil mi? Ben de gittim en son deneme sınavının sonucuna baktım. Yine sonuncuydum, bu sefer benden bir önceki eleman beni neredeyse ikiye katlamıştı. Zaten ben hariç öğrenciler birbirine yakın puanlar alıyorlardı. Yanımda sonuçlara bakmaya gelen kız bir anda patlar gibi ağlamaya başladı. “Yanlış bakmışlar, yanlış bakmışlar” diye tam bir embesil gibi ağlıyordu. “Nerde senin puanın?” dedim, eliyle gösterdi. ‘Burcu Akel’ mi? “İyi de senin adın Ebru Akel değil mi?” dedim. Yüzüme baktı, sonra cüzdanından kimliğini çıkarıp ismine baktı. “Haklısın, ben karıştırmışım.” dedi! İşte o anda filmler koptu bende. Bütün bunlar yetmezmiş gibi az önce kaybolan kız geri geldi: “Seni müdür bey çağırıyor, bişey dicekmiş.” Lan? Kızın suçlayıcı bakışlarından hızla uzaklaşıp müdürün ‘seviyesine’ çıktım. Tık tık, girdim içeri. İçerdeydi, bilgisayarını kurcalıyordu. “Fuat Kolcu” dedi. Bu arada adım Fuat, tanıştığımıza memnun oldum. Gözlerimin içine çok kötü baktı be, sanki “itiraf et, sen öldürdün” diyecekmiş gibi. Zaten bir iki saniye düşünmedim değil, ‘lan acaba birini mi öldürdüm?’ diye. “Biz burda sizin iyiliğiniz için çabalıyoruz yavrum?” Biliyorum bu soru cümlesi değil ama herif soru sorar gibi söyledi. “Bize üç şeyi teyit etmiştin, bunlardan birisi de verilen programa uymaktı.” TAK! Kapı kapanma efekti. Swiss! Arkaya dönüp bakma efekti. OHA! İki tane zebella gibi adam görme efekti. “Naapıcaksınız dövecek misiniz? Naaptım ki ben?” “Kurallarımıza uymamışsın.” MIŞSIN. Güzel Türkçe’mizi öğrenelim; -mışsın ekinin halk arasındaki adı ‘ispiyon eki’dir, ve birinin sizi ispiyonladığını ifade eder. Bu durumda, ispiyoncu o manyak karı, ama niye? “Sen bize çok büyük sorun oldun. Diğerleriyle arandaki puan farklarına bir baksana. Artı programa uymuyorsun, artı... DÜZENİMİZİ SORGULUYORSUN.” Benim bişey sorguladığım yok ki, sadece... evet aslında sorguluyorum, “Siz ne biçim dershanesiniz!” diye patladım ne yazık ki. Hem de çok yanlış bir zamanda ve çoook yanlış bir yerde. Arkadan öyle bir darbe indi ki kafama, acıyı hissedemedim, sadece flaş ve sarsıntı. Ellerimi kollarımı arkadan iki zebella tuttu, sandalyeye oturtuldum. Kıpırdayamıyordum. Yarı baygındım, ama biraz da numara yapıyordum. Müdürün elinde iğne gördüm “Naabıcaksınııııııız” “Birazdan sınıfta kalp krizi geçirip öleceksin.” dedi müdür. “Ama neden? Bu kadar mı önemli? Tamam, söz, çok daha fazla çalışırım, arayı kapatırım, programınıza uyarım. Lütfe...” Adam şırıngaya ilacı çekti bile, beni sallamıyordu: “Sorun o değil ki. Sen bize uygun değilsin, programa uymadın, bizi sorguladın, puanların hala düşük, bu da gösteriyor ki gösterdiğimiz video programlarından da etkilenmiyorsun. Nerde sorun var hiç bilmiyorum, daha önce asla sorun yaşamadım. Yani senin IQ’na sahip olan yüzlerce...” “Durun durun durun bir dakka! Ben o testi uydurmuştum, nasıl olduysa tutmuş, yani ben sizin sandığınız kadar zeki de....” “UYDURDUN MU? Hayatını, geleceğini belirleyeceğin bir dershanenin sınavına girerken cevapları uydurdun mu? Bu ne biçim sorumsuzluktur! Zaten seni ilk gördüğümde anlamıştım geri zekalı... olmadığını.” Bir dakka bir dakka, mola (derler ya Amerikalılar). “Patron bir dakka siz geri zekalıları mı alıyodunuz?” Tabi ya! Ulan o kadar soruyu kıçımdan uydurmuşum, zaten tutsa sayısal lotocu falan olmam gerekirdi. Demek olayları buymuş. Adam devam etti: “Programımıza uyman için geri zekalı olman lazım. Zihnini anca o şekilde kontrol edip istediğimiz gibi yoğurabiliriz. Moronları çok severim, siliktirler, asla karşı gelmezler, her istediğini uygulayabilirsin. Ben bu işe yirmi küsur yılımı verdim, babam da bir o kadar zaman harcadı. Deneme yanılmalarla bu noktaya geldim. Dişliler çoktan yerine oturdu, sen çok geç kaldın. Biz bu işe bütün servetimizi yatırdık.” iğneyi koluma yaklaştırdı. “ÜLKEYİ MORONLAR YÖNETSİN DİYE Mİ?” baygın numarası yapmayı bırakıp aniden ayağa fırladım ve elindeki iğneye tekme attım. Kendimi ileri atınca kollarımı da kurtardım, gulyabanilerin arasından sıyrılıp dışarı attım kendimi. Arkamdan bağırdı: “Yakalayın, kaçıyor! Hepinizden kopya çekmiş!” Bir insan nasıl herkesten kopya çekebilir? Buna inanmak için geri zekalı olmak lazım :P Öğrenciler işini gücünü bırakıp bana saldırmaya başladılar. Lanet olsun zombilerle dolu bir binaya düşmüştüm sanki. Bir tekme ona, bir yumruk şu kızın suratına, “çekilin be” tekmelerle yumruklarla çıkışa vardım. En sevdiğim T-Shirt L Her neyse sırası değil. Hemen eve uçtum. Annem karşıladı kapıda “Oğlum ne oldu?” “Dur anne iki dakka ya, dershanede yaptılar.” “Ne! Merak etme ben şimdi ararım müdürü.” “Ne müdürü anne ya! Müdür yaptı zaten.” Hemen telefona sarıldım, sertçe elime aldım da denebilir. Dershaneyi aradım: “Aloov?” “Hepinizi şikayet edicem, dershanenizi kapattırıcam, sizi de hapse attırıcam. Bu yaptığınız yanınıza kar kalmıycak. Sizden şüphelenince her şeyi gizli kameraya çektim, programları, öğrencileri (blöf blöf blöf). Sizi Deha Muhtar’a maymun edicem.” “Selamımı da söyle, Faik Hoca dersin, çoktandır görmedim keratayı.” “O da mı?” “Hem de en başarılı öğrencilerimdendi. Sadece o değil. Etrafına bir bak. Konuşmayı beceremeyen matematik profesörleri, dört işlem yapamayan edebiyat hocaları, mühendisler, yöneticiler, memurlar, astronomlar, IQ testi yapılsa hiçbiri tutuk zekayı geçemez, ama en iyi mevkiler onlarda. İki formül, iki kitap ezberleyen profesör oluyor. Üniversiteye girince anlayacaksın. Şimdi hepsi mutlu, onları ben mutlu yaptım. Ayrıca... benim yöntemlerim Milli Eğitim Bakanlığı tarafından onaylanmıştır, Ramiz’ciğim sağ olsun, ona da çok emeğim geçti. Bana hiçbi şey yapamazsın, ben yasalım.” “İnsan öldürmek de mi yasal?” “Kanıtlayamazsın, üzgünüm. Bu arada eğer başka dershaneye gidersen veya bizi başkalarına anlatırsan seni ortadan kaldırmak zorunda kalırız...” Telefon kapandı. Unuttukları bi şey var, ben hepsinden daha zekiyim, eee? Durun bir dakka düşünüyorum. Pekala, kaba kuvvet, polis, jandarma, sanırım bunlar işe yaramaz. Mahkemelerde de zaten onların adamları var, yani bence var. Tamam, onları cümle aleme rezil etme planı kuralım bir tane... Ertesi gün maymunlar cehennemine geri döndüm. Seri adımlarla binaya dalıp TV odasına gittim. Beni gören öğrenciler, hiçbi şey olmamış gibi davranıyorlardı. Yirmi dakika sonra yayın odasından çıktım ve seri adımlarla, müdür ve adamları beni görmeden kaçtım. O günkü video programı hepsinden özeldi. Tinto Brass’ın en adi filmlerinden biri oynuyordu tavşanla kaplumbağa niyetine. Görevliler her zamanki gibi dışarıdaydı, yayından etkilenmemek için tabi. Ertesi gün tekrar gittim, yine yayın odasına girdim, bıraktığım gizli kameramı (komşu kızına nasip olamadı o kamera bir türlü) alıp cebime koydum. Dışarı çıktııııııım. Müdürle burun buruna geldik. “Yakalayın! Hepinizden kopya......” Moron olan onlar, ben değilim, eleman sözünü bitiremeden ben dışarı uçmuştum bile, laf aramızda iyi koşucuyumdur, özellikle götüm sıkıştığında. Ertesi Gün Şov Haber’de: “Dershanede skandal! Eğitim verecez diye porno seyrettirip, genç zihinleri bulandırıyorlar. Bu dershanenin adı... AZ SONRA!” Porno mu? Tinto Brass adi olabilir, filmleri iğrenç olabilir ama asla porno değildir... Çok merak ediyorum, o programı seyreden öğrencilere ne oldu? Dershane tabi ki kapatıldı. Onları kendi silahlarıyla vurmuş oldum. Müdür kimseye laf anlatamadı, zaten kimse bir daha çocuğunu o dershaneye yollamaya niyetli değildi. Bu ülkenin bu özelliğini çok seviyorum, birini karalamak o kadar kolay ki. Bana ne mi oldu? Şimdilik televizyon kanalından aldığım parayla idare ediyorum, bu arada resme devam. İşsiz olalım ne olcak?
Acı Çikolatalar, Efe Aydal :)
submitted by flozenlol to KGBTR [link] [comments]


KIZ KULESİ 'nde ne var? Kız Kulesine nasıl gidilir? Güzel ve Fizikli bir kız nasıl olunur? - YouTube Türk Erkeğinin Hayallerini Süsleyen Kız Tipinin Olmazsa Olmaz 10 Özelliği SEVİLEN BİRİ OLMAK İÇİN EN ÖNEMLİ 3 TAVSİYE Ben güzel bir kız olmak istiyorum! Ama ben güzel bir kız olmak istiyorum... Ama ben güzel bir kız olmak istiyorum! Güzel bir vücuda sahip olmak için yapılması gerekenler Erkeklerin Kadınlarda Çekici Bulduğu 10 Şey

Bir Kızı Erkeklerin Gözünde “Harika Kız” Yapabilecek 15 ...

  1. KIZ KULESİ 'nde ne var? Kız Kulesine nasıl gidilir?
  2. Güzel ve Fizikli bir kız nasıl olunur? - YouTube
  3. Türk Erkeğinin Hayallerini Süsleyen Kız Tipinin Olmazsa Olmaz 10 Özelliği
  4. SEVİLEN BİRİ OLMAK İÇİN EN ÖNEMLİ 3 TAVSİYE
  5. Ben güzel bir kız olmak istiyorum!
  6. Ama ben güzel bir kız olmak istiyorum...
  7. Ama ben güzel bir kız olmak istiyorum!
  8. Güzel bir vücuda sahip olmak için yapılması gerekenler
  9. Erkeklerin Kadınlarda Çekici Bulduğu 10 Şey

Türk Erkeğinin Hayallerini Süsleyen Kız Tipinin Olmazsa Olmaz 10 Özelliği Daha fazla video için kanalımıza abone olmayı unutmayın, iyi seyirler... Erkeklerin ne tarz kadınları daha ... Bazı yerlerde yazim yanlıslari olmus ozür dilerim :( Bİ ERKEK İÇİN KADINDA ARADIĞI 10 ÖZEL TAVIR NE OLABİLİR? Her Gün Yeni Bir Video İle izleyicilerimizle Buluşuyoruz Lütfen Abone Olmayı Unutmayın... Abone Adresimiz https://www.youtube ... Orjinal: gacha rüya. Studio Ghibli Summer Night Piano Collection With Nature Sounds Piano Covered by kno - Duration: 7:18:11. kno Piano Music 7,607,998 views This video is unavailable. Watch Queue Queue. Watch Queue Queue Kızların güzel bir vücuda sahip olması için yapması gerekenler bu videoda :) Kız Kulesinin içinde ne var? Kız Kulesine kaça gidilir? gibi sorularınıza cevap bulabileceğiniz bu videomda Üsküdar'da ve Salacak sahilde güzel bir tur atıyoruz. Hepinizi beklerim. Dale Carnegie'nin 'How to win friends and influence people' kitabından derlenmiş, günlük hayatta sevilen biri olmak için son derece gerekli 3 tavsiyeyi bu videoda derledim. Bunun gibi daha ... Ama ben güzel bir kız olmak istiyorum - Duration: 0:12. sonic girl Gacha TR 1,061 views. 0:12. ... Ama ben güzel bir kız olmak istiyorum (düşündüğünüz gibi değil) ...